06 Ekim 2007

İşitme eşiği kaymasıyla ilgili...

İşitme eşiği kaymasıyla ilgili yöneltilen bir soru üzerine aşağıda bulunan, 13 A4 sayfası yer kaplayan bir sohbet-mektup yazdım. Yazarken, sizlerle can-cana, yüz-yüze sohbet ediyormuş hissini içimde tam olarak bulup klavyeme dokundum. Beni, buradaki büyük bir çoğunluk hiç tanımıyor!
Onun için sohbet-mektubun başında kendimi de sizlere tanıtmaya çalıştım.
Çok önem arzeden ve dolaylı olarak "müzik"le ilgisi olup, sağlığımızın ayrılmaz bir parçası olan "işitme" konusunda sahibi olduğumuz bazı bilgileri de tazeleme yolunu seçtim.
Sizleri sıkmamak için "mizahi" bir üslup kullanmaya gayret ettim. Teknik tıbbi bilgilerin bile aralarına sizi gülümsetici cümleler koymaya ve öğretmenlerime hazırladığım bir ödev gibi titiz olmaya çalıştım.
İçerik içinde işitmeyle ilgili yazdığım "slogan" veya "propaganda" cümleleri vardır. Bu cümlelerin eğitimcilerimiz tarafından eğitilen kişilere söylenmesinde, duyurulmasında ve hatta mizahi bir üslup kullanılarak vurgulanmasında tıbbi herhangi bir sakınca olmadığı gibi, bu sloganları koruyucu hekimlik uygulamalarının içinde de yer alabilecek sloganlar olarak düşündüm.
Sizi sıkmamak için elimden gelen özeni göstermeye çalıştığım bu uzun mektup içeriğinde yer alan;
"Bir Deneyde Denek Olmayı İstemeyen Ama Bilmeden Denek Olan Ludwig van Beethoven!" başlıklı  alt konuyu bazı konulara da dikkat çekmek için yazdım.
Hatasız olma ihtimalim yoktur. Hatalı olma ihtimalim ise vardır ve çoktur.
Hatalarım sebebiyle beni uyaracak ve hatayı tashih etmeme yol açacak olan dostlara şimdiden çok teşekkür ederim.
Yüksek volümlü müzik dinlemekten uzak günler dilerim…
Emin
Not:
1- "Yüksek volümlü müzik!" cümlesi yanlış bir cümledir. "Volüm" kelimesi "kinaye" maksatlı kullanılmıştır. Mektup içeriğinde de bu kinaye defalarca tekrarlanmıştır.
2- Ekte "yuksek-volumlu-muzik" ismini taşıyan bir word dosyası bulunmaktadır. Bu dosya, okumayı zorlaştırıcı harf karakterlerinin varlığı ihtimaliyle eklenmiştir.
**** **** **** ****

Antalya, 5 Ekim 2007
Merhaba efendim,
Şu anda okuduğunuz bir "sohbet-mektup"tur!
Sohbet-mektup komik bir kavram değil mi?
Beni hep gülümsetir. Benden başka da bu kavramı kullanan birisine henüz rastlamadım.
Şu anda bir mektup yazıyorum. Bu mektubu sanki "okuyan siz" karşımdaymışsınız gibi, sizinle karşılıklı sohbet ediyor gibi yazıyorum. Üstelik sorularıma cevaplar verdiğinizi ve vardığım hükümleri de sürekli tasdik ettiğinizi düşünerek sizinle sohbet ediyorum.
Aslında karşımda bulunan siz, hayalimde sürekli başınızı sallayarak beni tasdik ediyorsunuz! Bu açıdan baktığınızda tabi ki, bu iş "sohbet" olmaktan çıkıyor.
Aman canım! Zaten bu bir hayal!
Gerçek hayatta söylediğim her şeyin böyle tasdik edilmediğini elbette biliyorum. Ve tabi ki, siz de beni tasdik etmek yerine tamamen red de ediyor olabilirsiniz!
Gülümseyerek beni tasdik ettiğinizin hayalin kurmak beni çok mutlu ettiği için hayalimi de böyle kuruyorum işte.
Anadolu Güzel Sanat Liseleri'nde eğitim ve öğretim işini hakkıyla yerine getirmeye çalışan "Müzik Eğitimcileri"nden oluşan internet grubuna bu "sohbet-mektub"u yazabiliyor olmaktan çok mutluyum.
Önce sizlere kendimi tanıtmam gerekiyor:
Ben, bir müzik eğitimcisi değilim! Ama müzik eğitimi konularıyla ilgiliyim! Bazı müzik eğitimi konularını özellikle takip etmeye çalışır, yayınlanan bilimsel makaleleri de mümkün olduğunca okumaya gayret ederim. Bu konularla ilgili karşılaştığım, tanıştığım kişilerle sohbet etme imkanını da mümkün olduğunca kaybetmemeye çalışırım.
Müzik Eğitimcileri'ni daima kutsal bilip, kutsal görüp, müzik icracılarının üstünde bir yerde başımın üstüne koyarım. Aynı zamanda bilirim ki, bir icracıyı yetiştirip o icra etmiş olduğu müzik enstrümanında veya sesinde veya bedeninde (halk oyunları, opera, bale, dans) ona her yolu gösterip öğreten "icracı" bir hocayı da bir "eğitmen" olarak kabul ederim. Elbette günümüzde eğitimin bir bilim olduğunu tasdik eder ve çalışmalarımda "eğitim bilimleri"nin kurallarının dışına çıkmamaya özen gösteririm.
Bir amatör olarak amatör müzik camiamızın içinde verilmesi gereken müzik eğitiminde, mutlaka ve mutlaka profesyonel "müzik eğitimcileri"ne müracaat edilmesi gerektiğini, düşünür, konuşur, uygular ve "eğitimde soru sorma ve sorgulamanın önemi"ne tanıdığım, tanımadığım herkesin dikkatini çekmeye çalışırım.
Biliyor musunuz, ben aslında müzikte bir "icracı" olarak yetiştirildim! Ben bir "ud" icracısıyım!
Fakat ısrarla vurgulamak istiyorum: ben bir "amatör" ud icracısıyım!Udda birinci hocam Necati Çelik ve ikinci hocam da Cinuçen Tanrıkorur'dur. Müzikte sadece üç hocam oldu. Üçüncü hocam İsmail Baha Sürelsan'dır!
Türk Müzikolojisi'yle ilgili hareket noktalarımı teşkil eden ve bu konuda üslubunu takip etmeye çalıştığım kişi, üçüncü hocam Sürelsan'dır. Hemen itiraf edeyim ki, ben; kötü bir taklitçiyim!
Hocalarımın hepsi aynı zamanda çok iyi bir "amatör" müzik eğitimcileriydiler! Şu anda hayatta olanı sadece Necati Çelik! Diğerlerini hep rahmetle anarım. İlk hocam olup Hayatta kalan son hocamı ise Allah'ın benden ayırmaması için dua ederim.
Aslında ben, çok basit bir ifade ile müzik "talep eden" bir adamcağızım.Hocalarımın zamanlarında güzel ülkemizde "Müzik Eğitim Fakülteleri" yoktu. Var olan bazı eğitim fakültelerinde ise "ayrıma tabi tutulmuş müziğimizin" sadece bir türü, "kısmen" müfredata dahil edilmişti.
Adım ve soyadımı söylemedim değil mi?
Adım ve soyadım: Mehmet Emin Kakan.
Akdeniz Üniversitesi Sağlık, Kültür ve Spor Dairesi Başkanlığı'nda pratisyen hekim olarak çalışıyorum. Tahmin ettiğiniz gibi, amatör "iş"im müziktir; Türk Müziği [1] veya Bizim Müziğimiz!...
Akdeniz Üniversitesi Türk Musıkisi Topluluğu'nun şef yardımcısı, Antalya Tabip Odası Müzik Topluluğu'nun yöneticisiyim.
Birinci dereceden her yönüyle sorumluluğum altında bulunan Antalya Tabip Odası Müzik Topluluğumda, çok kısa süreden beri çalıştırdığım (5 sene) 27 tanecik arkadaşım var. Ve biliyor musunuz, bu müzik topluluğunun çok önemli gördüğüm sadece 1 tanecik amacı var?
Bu amaç ayniyle şöyledir: "İyi dinleyici yetiştirmek!"
Müzik eğitiminde ve genel olarak eğitimdeki "amatör" ilgi saham, dinlemek ve dinleyicilik konularıdır. Bana sorarsanız, iyi bir dinleyici yetiştirmek, iyi bir icracı yetiştirmekten çok daha zordur. En zor yetiştirilebilenin ise "Müzik Eğitimcisi" olduğunu kabul ederim. Çünkü iyi müzik eğitimcileri, tıpkı iyi icracılar gibi çok iyi dinleyici olarak yetiştirilmelidirler diye düşünürüm. Beni eğitmeye çalışan müzik hocalarımın her biri, aynı zamanda çok iyi dinleyiciydiler.
Bana gülün diye söylüyorum. Antalya Tabip Odası Müzik Topluluğu'nda bir sürü eser çalıştık, bir sürü şiir ezberledik, diksiyon dersleri aldık, müzik teorisine adım attık, nefes çalışmaları yaptık, ses çalışmaları yaptık, bazı müzik adamlarımızı "bir otorite" seviyesinde öğrendik, usta icracılarımızı davet ettik ve onları dinledik, rebab da dahil olmak üzere müzik enstrümanlarımızı bir bir tanıdık, iletişimde temel unsurların neler olduğuyla ilgili konferanslar dinledik, tarih konferansları dinledik, edebiyat konferansları dinledik, (daha da gülünüz) yalakalığın ne olduğunu öğrendik, "klasik usulde meşk"in ne olduğunu öğrendik, bir müzik formunun nasıl ayırt edilebileceğiyle form tutmanın ve "form çay" içmenin farklı şeyler olduğunu öğrendik, bir sürü kitap okuduk, bir sürü makale karaladık, hatta aramızdan tam telif kitap yazıp, başka bir dilden Güzel Türkçemize kitap çevirenler bile çıktı… Biz bütün bunları yaptık da, biliyor musunuz, bir konsercik bile vermedik?!…
Fakat bizler konser vermediğimize üzülmüyoruz, tam tersine seviniyoruz. Çünkü biz eğer bir konser verecek olasaydık ve eğer hasbelkader orada da "iyi dinleyici" bulunuyor olsa idi bu iyi dinleyiciler "işitme eşiği yükselen, kayan" kişiler olurlardı ve maazallah piyanissimoları bir daha hiç işitmeyebilirlerdi. Fakat biz, bir şeyi, başkalarıyla kıyaslayınca biraz daha iyi yapabiliriz. Bu biraz daha iyi yaptığımız şey "dinlemek"tir. Biz, dinlenebilecek müziği ayırt etmek ve bu müziği "dinleyebilmek" konusunda yarım adımcık mesafeyi katettik sayılabiliriz.
Konuyu sanki dağıttım…
Bakalım gerçekten dağıttım mı?
Bizim kastettiğimiz "dinlemek" kavramı "işitmeyi" gerektirir ama tek başına "işitmek" demek değildir!
Yani dinlemekten kastettiğimiz şey, işitmiş olduğumuzu "kavramak, anlamak" demektir.  
Özellikle bir müzik eserinin kavranması, anlaması dediğimiz zaman, "işitme"nin ne kadar önemli olduğunu da dolaylı yoldan anlamış ve kavramış oluruz.
İşitebilmenin bir genel sağlık komponenti olduğunu hepimiz biliriz.
Peki ya işitmemiz bozulmuşsa?!.... Ciddi seviyede işitme kaybımız varsa?!...
Gelin bu soruların cevabını şimdi vermeyelim ve konumuza tam olarak girelim:
Bu sohbet-mektubu sizlere, bana yönlendirilen bir sorunun cevabı olarak yazıyorum. Soru soran kişilere daima teşekkür borcum vardır. Bu borcumu şimdi "ifa" etmek isterim:
Çok teşekkür ederim efendim!
Sorulan soru, "koruyucu hekimlik" uygulamalarının ve "işyeri hekimliği" uygulamalarının da içinde aktif bulunan bir konu olduğu için, kısmen "branşım" da sayılan bir konudur.
Aman unutmayınız:
Bu yazdıklarım bir "bilimsel makale" değildir. Adı üstünde "sohbet ettiğim bir mektup"tur.
Fakat olur ya bu sohbete katılan bir kişi benden referans bilgilerimi ister! O zaman merak da etmeyiniz. Yazdıklarım aslında "neredeyse tamamen" belli referanslara sahiptir. Gerekirse onların hepsini arzu edenlere bildirebilirim.
Bana yönlendirilen soru içeriğini ileride tam olarak yazacağım.
Ben, o soruyu "işitme kaybı"nın soru olarak yönlendirildiğini kabul ederek cevaplamaya çalıştım. Çünkü "işitme eşiği" kavramı ve bu eşiğin bozulması bizlere çoğunlukla "işitme kaybı" olarak kendini gösterir. Bir kişide işitme eşiğinin, nasıl bir durumda olup olmadığını, ancak yapılacak bazı testlerle kolayca anlayabiliriz.
Konuyu, işitme kayıplarından işitme eşiğine nasıl getireceğimi planlamadım. Bunu sohbetin akışına terk ettim. Nereden, nereye ve nasıl gideceğimi ben de merak ediyorum.
Hadi sohbetimize devam edelim bakalım. Akıbet hayrola!
Konumuz içinde "işitme" kavramı bizlere, farklı iki anlamla beraber gelir.
Birincil anlam, "Duymak" mastar halindeki fiiliyle anladığımız "işitmek". Bu anlam, kulak vasıtasıyla seslerin algılanabilmesini içerir ki, farklı tanımlamaları vardır.
İkincil anlam ise müzikte kullandığımız "birbirinden farklı sesleri algılama" yerine geçer.
Bizler müziğin konuşulduğu ortamlarda ikincil anlamı kullanırız. Müzikte "işitme" kavramı (müzikal işitme) "fizyolojik" işitmeden farklı manaları içerir. Bu işitmenin de tanımlamaları farklı şekillerde ilgili kitaplarda verilmiştir.
Ben, bu mektupta herhangi bir teknik "işitme" açıklamasına girmeyeceğim. Ele alacağım konu, ağırlıkla birincil anlamıyla "işitme"dir. "İşitme kaybı" diye nitelediğimiz durumdan, medikal çerçeveler içinde ama fazlaca teknik tabir kullanmadan konuyu işlemeye çalışacağım. Tabii ki, yazacaklarımın "müzik"ten kopuk olmamasına da özen göstereceğim.
Önce anlaşılmayı kolaylaştırmak için "işitme kaybıyla ilgili" bazı tabirleri açıklamam gerekiyor:
1- İletim tipi işitme kaybı: dış kulak ve orta kulakla ilgili olan işitme kayıplarıdır.
2- Sensorinöral işitme kaybı: Alım tipi işitme kaybıdır. İç kulak, işitmeyle ilgili sinir(ler), beyinin belli kısımlarıyla ilgili durumlarla ortaya çıkan işitme kaybıdır.
3- Mikst işitme kaybı: Adı üstünde "karışık" diye ifade edebileceğimiz ve ilk iki maddede saydıklarımızı içinde bulunduran ve onlarla ilgili olan işitme kaybıdır.
Müzik Eğitimiyle ilgili eğitim ve öğretim programına sahip olup, "müzik eğitimcisi" yetiştiren kurumlarda "işitme fizyolojisi"yle ilgili bilgilerin kısmen verildiğinden haberdarım. [2]
Haberdar olduğum kısımların ise "müfredat" içeriğini bilmiyorum. Ancak işitmeyle ilgili hastalıkların "fizyopatolojisi"nden [3] bu müfredatlarda (gene bildiğim kadarıyla) bahis açılmamaktadır. Eğer "fizyopatoloji"nin konusu içine girebilecek bazı durumlardan söz açılıyor da olsa, bu bahisler oldukça yüzeysel verilmekte olsa gerektir. Çünkü hastalıkların fizyopatolojilerinin "müzik eğitimi"nin gereklerinden birisi olup olmadığı tartışılabilir. Bu sebeple verilen derslerin yetersizliğinden söz açmak pek doğru değildir kanaatindeyim. Çünkü fizyopatolojiyi bilmek sadece teşhis maksadıyla değil, özellikle "tedavi" basamaklandırılması yönünden de çok büyük önem taşır. Bu da "tedavi"yle ilgili bir durumdur. Tedavi işlemleri ise hekimlere bırakılmıştır.
Fizyopatoloji bilmemizin bize en büyük yararı "hastalıklardan korunma"yla ilgili ipuçlarını "hastalık sebepleriyle beraber" vermesidir. Bu da bize kısmen de olsa "korunma" yollarında ciddi ip uçlarını gösterir. O zaman "işitme kayıplarından korunma"nın yolları da tıp mensubu olan veya olmayan herkesin uygulama içinde yer alacağı bir kimliğe bürünür!
Soru:
Yukarıda vermiş olduğum kavramlar niçin gereklidir?,
Cevap:
Bize yönlendirilen bir soruya vermeye çalıştığımız cevap için, cevabımızın anlaşılabilirliğini arttırabilmek sebebiyle tazelenmesi gereken bilgilerin içinde olduğundan bu kavramlar verildi.
"Tazelemek" kelimesini bilerek kullandım. Çünkü bildiğimiz kadarıyla bu müstesna internet grubu içinde yer alan büyük bir çoğunluk, saygın müzik eğitimcilerinden oluşmaktadır. Bu yüzden de "büyük bir ihtimalle" zaten bildikleri kavramlar kullanılmıştır.
İşitme kaybının sebepleri; dış kulak, orta kulak, iç kulak ve "işitme siniri"yle ilgili olabilirler. Buralarda meydana gelen değişiklikler de (hastalıklar vs.) yukarıda "kavram" olarak işaret ettiğimiz üç farklı şekilde "işitme kaybı"na neden olabilirler.
İşitme kayıplarının tedavileri kısmen mümkün olsa da hatırı sayılır bir kısmının maalesef tam tedavileri günümüz tıbbı içinde %100 mümkün değildir.
Bu sohbet-mektup çerçevesinde hastalıkların isimlendirmeyle de olsa detaylarına girilmemiştir. Sadece şunu belirtmekte bir fayda vardır: tedavileri mümkün olan işitme kayıplarının "büyük bir kısmı" birinci kavram olarak verdiğimiz "iletim tipi işitme kaybı" içine girerler.
Çok önemli olan bir hususu da burada belirtmemizin başka bir faydası vardır:
Bizim "işitme kaybı" dediğimiz durum çoğunlukla başka bir hastalığın işaretidir (semptom).
Eğer biz hastalıkları sınıflayacak olursak, bu sınıflama içinde "işitme kaybı"nı göremeyiz. Çünkü işitme kaybı dediğimiz şey bir hastalık değil, biraz önce söylediğimiz gibi bir semptomdur, bir bulgudur, bir şikayettir, vs…
Haliyle işitme kaybının tedavisi diye bir kavramdan bahsediş de bu çerçeve içinde yanlış olur. Çünkü işitme kaybı dediğimiz şey bir sonuçtur. Yani "asıl hastalık tedavi edildiği zaman işitme kaybı da ortadan kalkacaktır"!
O halde asıl problem "işitme kaybı" değil, işitme kaybını ortaya çıkaran sebeptir. İşte bu durum hekimleri zorlayan bir durumdur. Çünkü teşhis ve tedavide hekimi zorlayan işitme kayıpları, alım tipi işitme kaybıyla, karışık tipteki işitme kayıplarıdır. Bazen bu işitme kayıplarının tam etyolojisini (sebeplerini) ortaya koyabilmek bile zordur.
Teşhis konulurken fizik muayeneden, diyapazon testlerine, timpanometriden Magnetic Rezonans'a uzanan geniş bir yelpaze içinde çeşitli muayeneler, testler ve tetkikler yapmak lüzumu her zaman olabilir. Kaldı ki, işitmeyle ilgili yapılan birincil muayene esnasında diyapazon, bazen müzikteki kullanım sahasından çok daha büyük bir önem arz eder. [4]
Sohbet tarzında bir mektup olduğu için bir espri-bilgiyi buraya sıkıştırmak isterim:
Absolut bir kulak diyapazon gereksinimi en az olan bir kulaktır. Bu kişi eğer bir enstrümanist ise ve keman çalıyorsa, enstrümanını akort ederken diyapazona gereksinim hissetmeyebilir. Fakat absolut bir kulağa sahip olan müzikçinin kulak muayenesinde diyapazonun kullanılmasına set çekemeyiz! (Müzikte diyapazon'un kullanıldığı alanlar, elbette sadece akortla da sınırlı değildir)
Kulaklıkla müzik dinleyen kişiler arasında yapılmış bazı araştırmalar ve yayınlanmış tıbbi makaleler mevcuttur. Hatırladığım kadarıyla "kulaklıkla" müzik dinleyen kişilerde yapılmış olan araştırmalarda ana sorunun "kulaklıkla müzik dinlenmesi" olmadığı bir tespittir.
Yani "kulaklıkla müzik dinlemek" işitme kaybına direkt bir sebep değildir. Dinlenilen sesin "desibel" cinsinden şiddeti, işitme kayıplarına sebep olarak gösterilmektedir.
Kısaca mesele "kulaklık" la ilgili değil, dinlenen sesin şiddetiyle ilgilidir. Biz bunu güzel Türkçemiz içine dışarıdan ithal ettiğimiz "volume" kelimesini kullanarak açıklayacak olursak: "yüksek volümlü müzik dinleme"nin işitme üzerine zararlı etkilerinden bahis açabiliriz. (Normal ortamlarda bile sürekli kulağında bir kulaklıkla gezen kişilerde oluşan eşik farklılıkları bizim buraya yazdığımız konu içine girmez).
Günümüzde "Müzik ve Gürültü" ile "Gürültü ve Müzik" kavramlarına yaklaşım, elli sene önceki gibi değildir. Haliyle açıklama gerektiren "gürültü" kelimesini, sadece bir şekilde kullanarak, ses şiddetlerini desibel cinsinden verip "işitme kayıplarına" yol açan ses şiddetlerini hatırlatmak isterim:
Genel olarak insanların işitebildiği en düşük şiddetteki sesin rakam olarak değerini "0" (sıfır) olarak kabul ediyoruz.
Kriterler bazı otoritelere göre küçük farklılıklar gösterebiliyor. Benim müracaat ettiğim kaynaktaki değerleri size aktarmak isterim:
0 db > işitilebilen en düşük şiddet
30 db > fısıltı halinde konuşurken oluşan ses şiddeti, kütüphane ortamı (aslında hiç de küçük bir "şiddet" değilmiş değil mi?)
60 db > ideal ortamdaki normal konuşma sesinin şiddeti, dikiş makinesi, daktilo sesleri
90 db > kamyonun motorunun çalışmasıyla ortaya çıkan ses şiddeti
100 db > Asfalt delmeye yarayan bir vibratörün çalışırken çıkardığı ses şiddeti, demir testeresi sesi
115 db > bir rock konserinde veya diskoteklerde, barlarda ortaya çıkarılan amplifiye edilmiş yüksek volümlü müziğin ses şiddeti
140 db > bir uçağın (jet motorlu) çıkardığı sesin şiddeti… (hiçbir kaynakta "soğuk espri kaynağımız" kaynanaların sesinin 140 desibelin üstünde olacağına rastlamadım. Ama bir gazete haberinde kaynanasının bağırması sebebiyle "akustik travma"ya uğramış bir gelinden bahsedildiğini hayal meyal hatırlıyorum. Akustik travmanın ne olduğunu biraz sonra kabaca anlatmaya çalışacağım. Ben bir "gelin" değilim ve benim kaynanam yok! Ben bir damadım ve benim bir "Kayınvalidem" var! Benim kayınvalidem hiç 30 desibel ses şiddetinin üstüne çıkmaz, tam tersine bazen altına iner. Biz de bu yüzden, okuma ortamlarında filan onunla konuşmayı yeğleriz!)
85 desibelin üzerindeki ses şiddetlerinin işitmeye (ve/veya kulağa) zarar vereceği genel kabul görmüş bir rakamdır. Bizim bu sohbet-mektup içinde kullanacağımız "gürültü" kelimesi de burada devreye girer.
Ses şiddetlerini şöyle bir hatırladıktan sonra şimdi de sesin "frekans" değerlerini hatırlamamız gerekiyor:
Hepimizin bildiği gibi insan kulağı 20 ile 20.000 hertz arasındaki sesleri işitebilir. Bizim, normal konuşma ses aralığımız ise 500 ile 2.000 hertz arasında değişim gösterir.
Biraz önce 85 desibel üzerindeki şiddetlerin kulağa zararlı olduğundan bahsetmiştik. Fakat orada frekanstan bahsetmemiştik. İşitmeye zararlı etkisi gözlenen 85 desibel üzerindeki şiddetin frekansı ise 100 ile 10.000 hertz arasındadır.
Başka bir konuya geçiş için örnek:
Şimdi "doğal" deriden imal edilmiş bir vurmalı saz düşünelim. Bu sazın akordu çalınmaya başlamadan önce yapılmış olsun. Bu vurmalı saz çalınmaya başladıktan bir müddet sonra akordu "dikleşecek veya tizleşecek veya tam halk ağzı bir deyişle derisi gerilecektir"!
Şimdi bu örneğimizdeki vurmalı sazı "kulak"; deriyi de "kulak zarı" olarak düşünelim.
Soru:
Kulağın çalınması ne demektir?
Cevap:
Kulak zarının titreşmesi demektir.
Zannediyorum nereye varmak istediğimi anladınız. Ama kulakla ilgili meseleler bir vurmalı sazdan çok daha karmaşıktır. Burada mesele sadece kulak zarının titreşmesiyle kalmaz, örs, çekiç, üzengi diye isimlendirdiğimiz orta kulaktaki kemikleri ve sonra salyangoz içindeki sıvının da titreşimini filan içine alır. Oldukça kompleks (karmaşık) olan bu durum içinde aslında fizik prensipler çok basitmiş gibi görünen bir vurmalı sazdaki "çalındıkça değişen akort"tan bir farklılık göstermez.
Bizim, "gürültü" kelimesiyle yad ettiğimiz seslerin kulağımızı etkilemesiyle bir "yorgunluk" hızlıca ortaya çıkar. Bu yorgunlukla da "işitme eşiği" yükselir. Buna biz "eşik kayması" deriz.
Soru:
İşitme eşiğinin yükselmesiyle ne olur?
Cevap:
Önceden örneğin, 20 hertz ve belli bir şiddetteki sesi rahatça işitebilen kulak, 30 hertz'i ve aynı şiddetteki sesi ancak işitmeye başlar, 20 hertz ile 30 hertzdeki sesleri duymaz!
İşte bu "işitme eşiği"nin yerinden oynaması (eşik kayması), iki şekilde olur:
1- Geçici Eşik Kayması (GEK-temporary threshold shift, TTS)
2- Kalıcı Eşik Kayması (KEK-Permanent threshold shift, PTS)
Geçici Eşik Kayması, adı üstünde "geçici"dir, sadece istirahatla, herhangi bir müdahaleye gerek kalmaksızın kendiliğinden iyileşir.
Ama Kalıcı Eşik Kaymaları, gene adı üstünde "kalıcı"dır. Maalesef "tam" tedavileri günümüzde henüz yoktur.
İşitme eşiğinin böylesi oynamaları bazen bir an içinde olup biter ki, bizim "Akustik Travma" dediğimiz bir durumdur. Burada bir an içinde kişinin "kalıcı" işitme kaybı bile olabilir. Genellikle 140 desibel üzerindeki şiddete maruz kalmakla olurlar. Üzücü tarafı irreversible, yani geriye dönüşümü olmayan işitme kaybıyla sonuçlanmasıdır.
İşitme Eşiği kaymaları ile "işitme kaybı"nı aynı değerlendirmeye tabi tutmamak gerekir. Her ne kadar çoğu işitme (kısmi) kayıplarında eşik kaymalarına hep rastlıyorsak da, unutmamalıyız ki, eşik kaymasının varlığı ancak ve ancak, şu ya da bu şekilde "işitme"nin olduğu durumlarda söz konusudur. Tam işitme kayıplarında maalesef kavram olarak bahsedilecek bir "eşik" ortada yoktur!
Elbette üzücü bir durum.
Hemen bu durumla ilgili bir müzik eğitim problemimize dikkat çekmek istiyorum:
İşitme engellilerde yapılabilecek müzik eğitimini bir düşünsenize! Durum çok karışık ve bazen işin içinden çıkılması çok zor kompleks bir eğitim sorununu bizim karşımıza getirir.
Hemen bir tespitimi değerli müzik eğitimcilerine aktarmak isterim ki, Türk Müziği'yle uğraşı artık (kısmen) "hobi" olmaktan çıkmış bir birey olarak, işitme engelli vatandaşlarımıza tatbik edilmesi gereken "İşitme Engellilere Türk Müziği Eğitim ve Öğretim Klavuzu"muz, metodumuz yoktur! Eğer yapmış olduğum tespitte bir hatam var ise bana lutfen bildiriniz ki, yanlışımı düzeltebileyim.
Yaradılışın temel unsuru olan ritm olgusunun, müziğin de temelini oluşturduğunu su götürmez bir gerçek olarak kabul edenlerdenim.  
Fakat biliyor musunuz, işitme engelli vatandaşlarımıza "Türk Müziği temel ritm kalıplarının" [5] verilmesi amacına dönük bir program geliştirilmemiştir!
Ve gene biliyor musunuz, çok basit bir anlatımla 2/4'lük temel ritm olgusu içinde yanlış olarak "ritm" diye değerlendirilen ve bizim müziğimizde temel "usulümüz" olan "nim sofyan" usulünün her bir darbının farkını, işitme engelli Türk vatandaşlarımız bilmezler ve anlatamazlar! [6]
Açtığım bu farklı konuyla ilgili olarak belirtmek isterim ki, Bizim Müziğimiz'in bir amatörü [7] (yaptığı iş karşılığı para almayan, maddi karşılık için iş yapmayan) olarak işitme engelli vatandaşlarımızın "ciddi" müzik eğitimine ihtiyaçları olduğunu düşünerek üzülürüm.
Çünkü, biliyor musunuz: işitme engelli bir vatandaşa "müzik" öğretmeye çabalamak, "konuşmayı öğretmekten" çok daha zordur ve bu sahada çalışmak isteyen gönüllü (ve tabii ki, amatör gönüllere sahip) Türk Müziği Eğitimcilerine ihtiyaç vardır?
Neredeyse tamamen bakir kalmış bir saha; araştırmacı ve uygulayıcı müzik eğitimcilerini beklemektedir!
Yazdıklarım aman yanlış anlaşılmasın… Böyle bir talep şu ana kadar hiç duymadım… Üstelik bir sürü tarama yaptım ve böyle bir "Türk Müziği Eğitimcisi"nin de varlığına şahit olmadım.
Yani severek bu mektubu yazdığım dostlarım:
Bu sahanın gönüllüsü olacak Türk Müziği Eğitimcileri, aynı zamanda kendilerine talebi de kendileri oluşturmak zorunda olan kişilerdir… Bilmiyorum, sizleri güldürüyor muyum?... Aslında yazdıklarıma gülebilirsiniz de… Fakat ne yapabilirim?!…
Hemen konumuza dönelim:
Bize yöneltilen soru: "işitme eşiği yükselmiş, bu nedenle işitme kaybı başlamış olanlar için geliştirilmiş bir tedavi var mıdır?" şeklindeydi.
Yukarıdaki açıklamalardan sonra tam cevabımızı anlaşılır bir şekilde artık verebiliriz:
Cevap:
Kalıcı eşik kaymaları sensorinöral veya mikst işitme kayıplarıyla beraberdirler. İşitme kayıplarının "sinirsel" kökenli olanlarının günümüzde "tam" bir tedavisi (maalesef) yoktur!
Bizim bu sohbet-mektupta dile getirdiğimiz konu müzik dinlemekle yakından irtibatlı bir konudur. Onun için belli magazinsel saptırmalara da örnekler vererek konunun önemli olan yerinin altını, "tekrar" çizmek isterim:
Birinci örnek:
Daha yeni bir haberde okumuştum. Hatırladığım kadarıyla manşette şöyle yazıyordu: MP3 dinlemek sağırlığa neden oluyor! (başlığı yanlış hatırlama ihtimalim var!)
Haber içeriğini okuduğumda neredeyse şoka girdim. Çünkü haber içeriği de aynı manşetle uyumluydu.
Yahu akıl var, mantık var: insan MP3 dinleyince niye sağır olsun?
Hemen araştırdım.
Habere kaynak olan asıl yazıya ulaştım (ki, hard diskime kaydettim. internet adresini vereyim http://www.rnid.org.uk/mediacentre/press/2007/?ciid=305466 ).
Benim okuduğum Türkçe haber içeriği bir fiyasko. Orijinal haberde bir kelime geçiyor: "headphone" yani "kulaklık". Bizimkiler, haberden "kulaklık"ı sanırım önemsiz addederek silmişler veya görmemişler vs…
Asıl mesele şu: mp3'lerin yaygınlaşmasıyla mp3 player'ların yaygınlaşması, mp3'ten müzik dinleyen gençlerin sayısının artması, playerların sayısında belirgin artış ve dolaylı olarak kulaklık kullanımında artış ve tabii ki, bunların hiç birisi sorun değil… asıl önemli sorun: "YÜKSEK VOLÜMLÜ SESİ" direkt kulaklıktan almak….
İkinci  örnek:
Gene hatırladığım bir gazete haberi: Rock müzikle uğraşanlar sağır oluyor! (cinsinden bir haber)
Yahu gene akıl var mantık var! Bir "müzik türü"yle [8] uğraşan, bir insancık o müzik türü sebebiyle niye sağır olsun?
Kimbilir kaç aile bu başlık sebebiyle çocuğunu şöyle uyarmıştır: "oğlum, kızım! Sakın rock yapma! Bak, sağır olursun haaa!"
Meseleyi ayrıntılı yazmama elbette gerek yok. Mesele müzik türünde değil, dinlenen veya icra esnasında maruz kalınan sesin "şiddetinde"! Yani "yüksek volümlü müzik dinlemekte!"
Son Söz:
Herhangi bir müzik türü, müziğin dinlenmesine yarayan bir araç, konserler ve müzik ortamları kişilerde işitme kaybına yol açmazlar. Buralarda dinlenilmeye "çalışılan" veya "dinlettirilen" müziğin volümünün yüksek olması veya artık çok daha anlaşılır bir tabirle ses şiddetinin desibel cinsinden değerinin 85'in üstüne çıkarılması; geçtik işitme kayıplarını, belli bazı şiddetlerde, insanın kulağının içine bir cismi iteleyerek kulak zarını yırtıp, orta kulağın darma dağınık edilmesindeki gibi mekanik hasarlar bile verirler.
Genç arkadaşlarımızı, genç öğrencileri uyarmak gerekiyor:
Müzik dinlerken kulaklık kullanmaktan kaçmayınız, kaçınmayınız ama yüksek şiddetlerdeki seslerden "şiddetle" kaçınız!
Eğer Kulaklıkla müzik dinliyorsanız, kullandığınız aletin sesini "sonuna kadar" açmayınız!
Yüksek volümlü müzik ortamlarına girmek zorunda olan ve henüz işitme kaybı olmamış kişilere öneri: mutlaka "kulak tıkacı" veya duruma göre "kulak maskesi" kullanınız!
Kulağınıza "tıkaç" olarak koyacağınız bir pamuk veya kağıt tıkaçlar en fazla sesin şiddetini 6-7 desibel kadar azaltabilirler. Bu yüzden çok koruyucu etkileri yoktur. Kulağa çok iyi oturtulan, düzgün imal edilmiş tıkaçlar ise 30 desibel kadar sesin şiddetini soğurabilirler. Bu yüzden böyle ortamlarda "yüksek volümlü sese" maruz kalıyorsanız, tıkaç kullanmanız, müzik icra edenlere bir hakaret değildir! Kendi sağlığınızı korumanın bir gereğidir! Gören kişilerden "özür" dilemenizin de bir gereği yoktur!
Hem müzik icracılığı ve hem de dinleyicilik, ancak sağlıklı kulaklara sahip olmamızla mükemmele yaklaşır!
En mükemmel müzik enstrümanı insan sesi ise, en mükemmel dinleme aracı da kulaktır!
İyi bir icracı iyi bir dinleyici olmalıdır. İyi icracılık ve iyi dinleyiciliğe giden yol, sağlıklı kulaklardan geçer! [9]
Hasta olduktan sonra, hastalığın tedavisini aramak bazen bir sonuç vermez. Ama hasta olmadan önce hastalığa sebep olabilecek şeyleri ortadan kaldırabiliriz!
Geliniz işitme problemlerine sahip olmamak için kendi kendimizin "koruyucu hekim"i olalım ve "yüksek volümlü müzik" dinlemekten kaçınalım!
Bize soru yönlendirilen sorunun giriş kısmında; "bir sporcunun yüksek volümlü müziğe kendini maruz bırakması" vardı.
Lütfen unutmayalım!
Yüksek volümlü sese (gürültü) maruz kalan bir kişinin,  sadece işitmesi değil, neredeyse bütün vücut sistemleri bu durumdan "olumsuz" etkilenir!  Bakınız yüksek volümlü sese maruz kalmakla vücutta neler olur:
Kan kortizol seviyesi ve adrenalin seviyesi yükselir. Bunlara bağlı olarak konsantrasyon, iletişim ve uyku bozuklukları ortaya çıkar.
Anormal seviyede artmış kortizol değerleri: eozinopeni (kanda bulunan kan hücrelerimizden birisi), hipertansiyon, osteoporoz ve stres ülserlerine yol açar. [10]
İtalya'da yapılan bir çalışmada kronik gürültüye maruz kalmış pilotlarda odyometrik kayıplarla kardiyovasküler etkiler arasındaki ilişki araştırılmış ve araştırma sonunda hipertansiyon prevalansında (özellikle diastolik) ve EKG anormalliklerinde artma olduğu saptanmıştır. [11]
Hemen tekrar belirtelim:
yüksek volümlü ses  = 85 desibelin üzerindeki ses = gürültü
Yani "yüksek volüm"le dinlemiş olduğunuz müzik zannedilen "şey" müzik değildir! Biz bu "şey"e "Gürültü" ismini veriyoruz!
Aklıma geliveren, beni gülümseten bir durumu da sizlere bu sohbet-mektup içinde yazmak isterim. Başlığım şu:
Bir Deneyde Denek Olmayı İstemeyen Ama Bilmeden Denek Olan Ludwig van Beethoven!
Beethoven, doğuştan işitme engelli birisi değildi.
30'lu yaşlarına yaklaşırken (bazı kaynaklara göre 28 yaşında) işitme problemlerini yaşamaya başladı.
Beethoven'in eserlerinden başka "bizzat, kendisinin" de bir şah-eser olduğu, bu sıcak sohbet ortamında bana soracak olursanız, tartışılamaz!
Çünkü o, senfonilerinin tamamını işitme kaybına duçar olduğu zamanlarda bestelemiştir.  Bizler, bu muazzam müzikal işitmenin varlığına ancak objektif olarak "işitmesi olmayan" birisiyle deneysel yaklaşabilirdik!
İşitmesi olmayan birisinin "müzikal işitmesi"nin var olup olmadığı konusunda bir tartışma yapmak acaba verimsiz bir tartışma mıdır?
Gene bana bu sohbet ortamında, bu soruyu soracak olursanız şöyle cevap veririm: "Oooo çok ilginç. Güzel olur yahu!"
Bu deneyin, hiç istemeden deneği konumunda olan Beethoven, müzikal işitmesinin üst seviyede varoluşuyla, nadir ve "belki de tek" olmasıyla "müzikal işitme" kavramına günümüzde bile farklı açıklamaları getirebilmemize örnek olan kompozitördür.
Eğer işitme kaybını illaki elde etmek isteyen bazı genç arkadaşlarımız varsa (yüksek volümlü müzik dinleyen) lutfen onlara sorunuz:
Eğer Beethoven'ın  çevresindeki insanlar sağır olsalardı. Acaba "dinleyen"den mahrum kalan Beethoven, kendi şah eserlerini ortaya koymakta bu kadar cömert olabilir miydi?
Bu sorunun cevabını asla tam olarak veremeyiz! Sadece bir şey söyleyebiliriz: dinlenemeyen müzik, yok müziktir! (Tabii ki, bu cevap da tartışılır!)
Bildiğimiz bir şey var ki, eskinin "ses" tanımına asla uymaz. Günümüzde kabul ettiğimiz fiziksel esaslar içinde  "titreşen bir cismin" ve hava gibi iletken bir ortamın varlığı "ses" için yeterli değildir! Bu ortaya çıkan "şey"in "ses" olabilmesi için bir üçüncü "şey"e gerek vardır. O da "işitme"dir… İşitilmeyen ses "yok" kabul edilir! Yani fiziksel olarak bir sesin varlığını gösterebilmeniz için, belli bir değer cinsinden o "ses"in ölçümünü yapabilmeniz gerekir!
Yüksek volümlü sese, üstelik de kendi isteğiyle maruz kalmış bir müziksever veya icracı veya dinleyici bakınız nasıl bir kişi olacaktır?
İleride sahibi olacağı "işitme kaybı" ile sağlıklı kulağın duyduğu ve var olan seslere "yok" diyen kişi olacaktır.
Beethoven, tam işitme engelli olup, insanlarla ilişkisini "yazarak" sağlamaya başladığı zaman bestelerinde var olan seslerin çok önemli bir kısmı onun için "yok"tu!
Eğer Beethoven kendi durumundan hoşnuttu diye düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz…
Beethoven, bizim bu sohbet-mektubumuzun taa başında bahsettiğimiz "dinleyicilik" hususunda bakınız nasıldı:
Ömrünün son demlerinde Beethoven müzik icra edebiliyordu ama ne kendi icra ettiğini ve ne de başkalarının icra ettiklerini ne işitebiliyor ve ne de dinleyebiliyordu!
Bir müzik eseri, "kağıt üzerindeki nota" varlığıyla hayatiyetini sürdüremez. Yanılmıyorsam Goethe'nin sözüydü: "kitaplarda var olan bilgi "yok" bilgidir!" diye… Tıpkı onun söylediği "bilgi" gibidir müzik… Müzik, icrayla yaşar. İcranın yaşadığından ise  "işitmeyle" haberdar olabiliriz.
Ne mutlu müzik icra edebilenlere ve icra edilen müziği işitebilenlere!
Son Soru:
Geleceğin Türk Müzik Adamları'nın acaba kendilerini yüksek volümlü müzikten uzak tutmaları doğru mudur, yanlış mıdır? Sanırım, cevabını benim yazmama gerek olmayan bir soru bu… Belki de gereksiz bir soru…
Sohbet-mektubum bitti…
Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden ve tabii ki, benden yaşça küçük veya büyük bütün "eğitmen"lerin ellerinden öpüyorum.  Umarım bana "cevap sohbet-mektubu" yazarsınız!...
DRMEK

[1] Türk Halk Müziği + Türk Sanat Müziği = Türk Müziği! Ben biraz daha ağırlıklı olarak Sanat Müziği denilen, ama kabul edemediğim bir kavramın içinde daha çok uğraş veriyorum.
[2] Müzik eğitimcisi yetiştirilirken, işitme fizyolojisinin hangi sınırlar içinde verildiği hakkında malumat verecek olan müzik eğitimcilerimize peşinen teşekkür ederim.
[3] Fizyopatolojiyi çok kaba bir şekilde "hastalıkların oluş mekanizması" diye tarif etmek mümkündür.
[4] İşitmenin çok kabaca ik komponenti olduğu varsayılır. Hava yolu ve kemik yolu. Diyapazon testlerinde bu yolların durumunun ne olduğu hakkında bilgi sahibi olunur. Bu testlere verilen özel isimler vardır. Ama bu isimlerle beraber testlerin nasıl yapıldığı sohbet konumuz içine girmez.
[5] "Türk Müziği Temel Ritm Kalıbı" diye bir kavramı anlaşılabilir olmak adına kullandım. Bizim Müziğimiz'in öğretisi içinde böyle bir kavram yoktur!
[6] "Ritmik İlkyardım Dersi" diye bir olgu yok. Fakat vermiş olduğum "ilkyardım" derslerine gelen işitme engelli vatandaşlarımız var. Müzik çalıştırdığım arkadaşlarımın içinde işitme engelli hiç kimse yok. 27 sene içinde bizden şu ana kadar, herhangi bir şekilde "müzik talep eden" hiçbir işitme engelli vatandaşla karşılaşmadım. Karşılaşan kişilerin ise olması gerekiyor. Eğer müzik eğitimcilerimizin içinde bu konuda tecrübeli olan bir hocamız varsa kendileriyle temasa geçebilmem için lutfen bana mail adreslerini gönderirler mi?
[7] Amatör kelimesi ile (deyim manasında) acemi kelimesini kastetmedim ve kastetmiyorum!
[8] !
[9] Belki de bu yazdığım propaganda sözlerine gülüyorsunuz. Aslında biraz gülmenizi de arzu ederek bunları kurguluyor ve yazıyorum. Ama lutfen yazdıklarımın "doğru" olduğuna inanarak bunları söylediğimi hafızanızda tutunuz. Eğer siz de bunları "doğru" olarak kabul ediyorsanız. Bir eğitmenin eğitilecek kişilere "doğru" propagandayı yapması, en güzel propagandadır!
[10] Gürültünün bunlara sebep olacağına inanmak zor geliyor değil mi? Hele hele osteoporozun tek sebebi olarak menopozun ileri sürülmesi ve ilkokula giden çocukların bile beynine osteoporoz denilince sadece menopozun tek sebep olarak sokulması çok komik! Bana sorarsanız "menopozun ve osteoporozun ne olduğunu bilen" kız ve erkek çocuklarınızın her ikisine birden aynen şöyle söyleyiniz: "Aman çocuğum osteoproz olmayasınız. Bak!  yüksek sesle müzik dinleyenlerde de osteoporoz olabiliyormuş. (Günlük alınması gereken miktar kadar kalsiyum içerip, fazla alınarak doz aşımına uğratmadan) Süt için, peynir yiyin, yoğurt yiyin, yüksek sesle müzik dinlemeyin ve osteoporozdan böylece de sakının!". Tabii ki, bunları çocuklarınıza söylemek yerine yazdıklarımı okuyup sadece gülebilirsiniz de. Ben buna hiç alınmam ve üstelik sevinirim de. Çünkü eğer bu dipnotu okumakta iseniz, aklınıza bir kere "yüksek volümlü müziğin" osteoporoza yol açabileceğini soktunuz demektir. Üstelik edindiğiniz bilginin doğru ve ciddi tıbbi referansları var. Ama referanslar içinde "yüksek sesli müzik" veya "yüksek volümlü müzik" diye siz taramaya girecek olursanız yanılırsınız. Unutmayınız yüksek volümlü seslerin 85 desibelin üzerinde olanlarına biz "gürültü" dedik. Müzik osteoporoz yapmaz!, Gürültü osteoporoza yol açabilir!
[11] http://www.ttb.org.tr/STED/sted0700/5.html  bu kaynak güzel bir kaynak. Hem de benim çok sevdiğim meslek odamın yayınladığı bir kaynak!

 

Not: mahiYe moRGüL'ün bu mektup/soru/iLeti'ye şu yazıyLa çevap veRmiş.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Canlarım, bakın neyi anımsadım:

"İşitsel sanatlar" tanımına uygun, yani dinlemeye dayalı müzik programı ilk kez 2000 yılında TED Ankara Kolejinde yapıldı. Meğer ki, Nezihe Şentürk imzalı bu program sadece eğitimde birliği bozan ilk program değilmiş; bugün (2007) anlıyoruz ki o, aynı zamanda "İşitsel Sanatlar" tanımına girdirilmiş ilk müzik programıdır. Bir örnek de Antalya Tabipler Odasının Türk Müziği Korosunda karşımıza çıktı, 5 yıldan beri hiç konser verilmiyor, sadece genel kültür bilgileri ve dinleme eğitimi veriliyor. İşitsel sanatlar kavramı çoktan yaşam alanlarımıza girmeye başlamış bile!

Tüm özel okullarda bir araştırma yapılsa belki başka örnekler de vardır.

Bir sorundan daha söz etmek istiyorum:

Erken emekli olmuş bir müzik öğretmeni arkadaşım, Ankara'da Fethullahçıların olduğu bilinen Samanyolu özel okulunda bir süre çalıştı. Sonra İzmir'e taşındılar ve orada iş aradığında önüne şu engel çıktı; "Samanyolu okulunda çalışmış birisine biz iş vermeyiz".
Mali nedenlerle çalışmak zorundaydı ve Ankara'nın bir ilçesinde yine Samanyolu okulunda iş bulabildi, aldığı az para ve çektiği rezillik cabası... Öğretmen evinde bir yıl kalarak, ailesi İzmirde.. Bu yıl, İzmir'e daha yakın bir ilin yine aynı okullar zincirinde iş buldu, bakar mısınız? Aile yine izmir'de kaldı. Bu kez üniversiteyi bitiren evladını yurt dışında lisans üstü eğitim için çabalamaya devam ediyorlar. Perişanlık diz boyu.

Şimdi soruna başka bir açıdan bakacağım: Hepimiz gibi modern çağdaş bir bayan müzik öğretmeni, çıkardığı korolarla okuluna madalyalar getiren biri, çalışkan mı çalışkan. Ne oldu da "Fetullahçı" damgasını yedi ve bu yüzden de başka yerde iş bulamadı?
Bu piyasa böyledir, bize tavşan avı gibi bir tuzak kurar, bizi kendilerine doğru kaçırtır, kendilerine mahküm ederler... Bakar mısınız, bu öğretmenin hangi okulun kalitesini yükseltmeye oraya mahküm edildiğini görelim.
Öğretim üyesini de işten atar, piyasada kendi ekmeğini kendin kazan der... Yavuz Daloğlu arkadaşımız örnektir. 1980 askeri yönetiminde devlet okullarından atılmış sayısız arkadaşımız (ben dahil) buna örnektir.
Ancak şimdi başka bir boyuta taşındı bu iş: Bir tarikat okulunda çalışanı bir başka yerde işe almamak! Dikkat ediyorum, piyasada da bir daha kapılar daraltılıyor!
Yeni anayasa ile, bir sürü daha özel okul çeşitleri çıkacak, örneğin Alevi çocukları şu okula, ki Cem Vakfı Okulları şimdiden bu imajı veriyor, ne olacak sonra?
Etnik ve dinsel inanç gruplarına göre özel okullar saracak etrafı, biz müzik öğretmenleri (diğerleri de elbette) kendi inancına göre çalışacağı okul mu arayacak?
Piyasanın anayasası kıran kırana geliyor. Sempozyumlarda biz daha ne konuşuyoruz?
Genç arkadaşlarım, ne düşünüyorsunuz?
"Vatan söz konusuysa gerisi teferruattır" demişti Mustafa Kemal de, biz eğitimde birliğin ne demek olduğunu daha anlamamıştık! Meğer herkese iş aş demekmiş vatan.
"Birey yok, toplum var" demişti de anlamamıştık, ben bireyim demeyi marifet saymıştık. Meğer "toplum" demek toplumun her bireyine iş demekmiş!

Ne düşünüyorsunuz gençler?
Artık sizin sesinizi duymak istiyoruz!

Mayananız Mahiye Morgül