08 Ekim 2007

Dinle beni!

Bazen birileri kulağımıza fısıldar, bazen de birileri avazının çıktığı
kadar haykırır: Dinle beni !.. Bu yazıda sizlere dinlemenin öneminden
bahsetmek istiyorum. Biliyorum, bu konu ile ilgili onlarca, belki de
yüzlerce yazı okumuş veya bir yerlerde bir şeyler duymuşsunuzdur. Bu, çok
normal. Çünkü insanoğlu, dinlemenin önemini ne kadar bilse de, gerek
toplumsal niteliklerimizden gerekse alışkanlıklarımızdan dolayı uygulamıyor.

İşte bu nedenle yıllardır dinlemenin önemi vurgulanıyor, bu konuya dikkat
çekilmeye çalışılıyor.Sizlere başımdan geçen bir olayı aktarmak istiyorum:

  2005 yılında oldukça büyük bir tekstil tesisinde fabrika çalışanlarına bir
dizi eğitimler gerçekleştiriyordum. Eğitimin konusu ise motivasyon üzerine
odaklıydı. Eğitim, fabrikanın  içerisindeki bir seminer salonunda
gerçekleşiyordu. Katılımcı sayısı ise oldukça fazlaydı ve bir grupta
yaklaşık 40 katılımcı ile çalışıyordum. İşte bu grupların biriydi. Sabah
09.30'da eğitime başladık. Başlar başlamazda iki kişiden oluşan küçük
gruplarla bir çalışma gerçekleştiriliyor ve herkes bu çalışmaları ile ilgili
fikirlerini sırayla aktarıyordu. Sanırım 10 ya da 12. katılımcıya sıra
geldiğinde karşımda yüzüme tuhaf bir ifade ile gözlerini dikip bakan biri
vardı. Gayri ihtiyari "Evet, söz sizde" dedim. Aldığım tepki ise çok
ilginçti.

  Söz konusu katılımcı yüksek ve sert bir ses tonuyla; "Hocam," dedi ve
gömleğinin cebinden dörde katlanmış bir kağıdı bana uzatarak aynı ses
tonuyla devam etti. "Hocam, oku bunu!"

  Hani bazen kısa süreli şoklar yaşarsınız ya, işte bu da onlardan biriydi
benim için. Düşünsenize, eğitim veriyorsunuz ve ilk 20. dakikada bir
katılımcı size bir mektup uzatıyor. Hem de erkek! İnsanın aklına bir çok şey
geliyor elbette. İçinden dedim ki; "Yapma yahu! Daha ilk gün ve ilk saat,
bari şimdi yapma, işimiz var seninle herhalde". Her neyse, bana uzattığı
kağıdı gülümseyerek almaya çalışırken, o devam etti : "Hocam, ben ruh
hastasıyım" Yaşadığım şok yavaş yavaş yerini kabusa bırakıyordu sanki.
Kağıdı aldım, açtım ve gerçekten de hissettiğim sanki kabusta olduğumdu.
Çünkü kağıtta şu yazıyordu:

"Major Depresif !" ve devamında: "Kapalı yerde kalamaz, yalnız dolaşamaz,
tehlikeli!".

  Tüm içtenliğimle söylüyorum, ne hissettiğimi bilemezsiniz, çünkü bende
hayatımda ilk defa böyle bir olay ile karşılaşıyordum. Bir an ne yapacağımı
bilemedim ve bana raporunu uzatan bu katılımcıya bakışlarımla "Ne
yapmalıyım?" demeye çalışırken o devam etti. "Hocam, bu benim raporum. Ben
burada uzun süre duramam, dışarı çıkmalıyım, sigara içmeliyim, ilaçlarımı
içmeliyim. Duramam ben burada." Sigara içmememe rağmen tiryakilerin
düşkünlüğünü anlıyordum. Fabrika içinde sigara içmek kimyevi madde ve
tekstil ürünlerinden dolayı kesinlikle  yasaktı ve içenlerin yaklaşık 7-8
dakikalık bir mesafe yürümeleri ve bahçeye çıkmaları gerekiyordu ki, bu
eğitimdeki normal araları son derece kısıtlayıcı bir durumdu. Bir yandan da
bu kişinin rahatsızlığını düşünürsek. Birkaç saniye düşündükten sonra cevap
verdim. "-Tabii ki, sen istediğin zaman çıkabilirsin, bana gözünü kırp ve
istediğin zaman çık" dedim. Ancak bu cevabım kendimi tatmin etmemişti. Çünkü
o katılımcıyı kaybetmeyi göze almıştım ve bu ilkesel olarak bana uygun
değildi. sadece ona odaklansam da diğerlerini kaybetme riskim vardı. Bana
tek yol kalıyordu, raporunun ya da rahatsızlığının ona olan davranışlarımı
farklılaştırmama neden olmamasına çalışmak. Yani ona da herkesten farksız
davranmak.

  Aynen bu şekilde devam ettim eğitime. Benim için o ve diğerleri aynıydı.
Söz almak istediğinde herkes gibi bekletmeden söz vermeye çalıştım,
söylediklerini dinledim ve diğer  katılımcılarında dinlemesini sağladım. Bir
süre sonra şunu gözlemledim, hiç dışarı çıkmamıştı. Aralarda dahi o
arkadaşlarını toparlayıp sınıfa sokuyordu, aktif katılımcıydı. Ertesi sabah
en erken de o gelmişti. Bu durumdan dolayı çok mutluydum. Ancak asıl
mutluluğum ve hayatımın dersi ikinci günün sonunda vedalaşırken ortaya
çıktı. Eğitim bitmişti, sırayla herkesle  vedalaştım ve en son o kalmıştı.
Bana doğru geldi ve; "Hocam, teşekkür ederim" dedi ve devam etti. "Bana çok
ama çok yardımcı oldunuz, uzun zamandır ilk defa kendimi bu kadar rahat
hissettim." Çok şaşırmıştım. "Ben. Ben sana ne yaptım ki?" diye sordum.
Cevabı ise, işte bu yazının ana fikrinin önemini ve benimde en önemli hayat
dersimi net bir şekilde anlatıyordu.

  "Beni dinlediniz... Beni kimse dinlemiyor biliyor musunuz? Hasta olduğum
için herkes benden kaçıp gidiyor ve insanların beni dinlememesi beni
çıldırtıyor. Buna dayanamıyorum. Ama siz hep beni dinlediniz. Bu benim için
en değerli duygu, birinin beni dinlemesi için neredeyse insanlara
yalvarıyorum ama kimse beni dinlemiyor. Beni dinlediniz ya. Size teşekkür
ederim."

Evet bu benim hayat dersimdi. Dinlemenin ne kadar önemli bir olgu olduğu bir
kez de böyle çıkmıştı benim karşıma.

"İnsanın iki kulağına karşılık, bir ağzı vardır." Neden mi? 'İki dinle, bir
konuş' diye. Ama biz genelde ne yapıyoruz? Dinlemiyoruz. Dinlemeden
konuşmaya çalışıyoruz. Anlamadan anlaşılmaya çalışıyoruz. O halde bu bizim
gerçek ve içten iletişimler kurmamızı da engellemiyor mu? Dinlemek saygıya
giden en etkin yol. Çalışanlarında, çocuklarında, ev hanımlarının da,
sokaktaki insanlarında en temel beklentisi bu değil mi? Dinlenilmek. Herkes
dinlenilmek ister. Eğer bir insana gerçekten değer veriyorsanız, vermek
istiyorsanız, değer verdiğinizi belli  etmek istiyorsanız, yapacağınız bir
tek şey var. Karşınızdakine kayıtsız şartsız konsantre olmak ve etkili bir
şekilde dinlemek. Ama, işitmek ile dinlemeyi karıştırmadan dinlemek.
İşitmek, çevredeki sesleri duymak ama dinlemek bu duyulanlara anlam yüklemek
demektir. İşimize geldiği gibi dinlemekten vazgeçelim, yalnızca duymak
istediklerimizi duymaktan vazgeçelim.  karşımızdakini yüreğimizle,
beynimizle, her şeyimizle dinleyelim. insanları ne kadar etkili ve içten bir
şekilde dinleyebilirsek, insanların içerisindeki iyi yanları da ortaya
çıkartmanın anahtarlarını, karşımızdakinin dilinin altındaki baklaları,
görünen ihtiyacının arkasındaki gerçek ihtiyacı da ortaya çıkarabilme
becerisine sahip oluruz. Dinlemek değil sorunların  azaltılmasında,
sorunların çıkmaması için en önemli kavramlardan biridir. Çünkü kişilerarası
iletişim becerisin geliştirmenin, içten ve etkili bir şekilde gerçek
iletişimler kurabilmenin en önemli yolu dinlemeyi bilmektir. Ne cevap
vermeyi düşünmeden dinlemek, ne söylerse söylesin, kim olursa olsun,
önyargısız, saygıyla, içten dinlemek. Farklı insanları da dinlemek. herkes
dinlemeye değer, çünkü herkesten alınabilecek, öğrenilebilecek çok ama çok
şey vardır. Herkesin söyleyecek, anlatacak çok şeyi vardır. Hayat bir
fırsatlar dünyasıdır, ama bu fırsatlar  ancak hazır olana gelir. Bu durumda
bizim hazır olma düzeyimiz ise dinleme becerimizin kalitesiyle doğru
orantılıdır. Sevdiğinizi, eşinizi, çocuğunuzu, çalışanınızı, patronunuzu,
çaycıyı, garsonu, sokaktaki adamı, yoldaki kadını... Kimi olursa olsun
dinleyin.

  Satış alanında çalışanlar; müşterinizi dinleyin, iyi satıcı çok konuşan
değil, çok iyi dinleyen satıcıdır.

  Anneler ve babalar; çocuğunuzu dinleyin. Bakın doğduğundan beri kendini
dinletebilmek için her yolu deniyor.

Sevdiğinizi belli etmek için anahtar kelime dinlemektir.

Yöneticiler; çalışanlarınızı dinleyin, en büyük ihtiyaçları herkesin olduğu
gibi onlarında dinlenilmektir çünkü.

Herkesi dinlemeye değer, çünkü aklın yolu kulaklardan geçer.

Sözlerimi burada, noktalarken herkesin bildiği bir dörtlüğü tekrar
hatırlatmadan geçemeyeceğim;

Bilmek için bakmak,
Bakmak için görmek,
Görmek için anlamak,
Anlamak için ise dinlemek gereklidir.

Dinleyin... Lütfen insanları dinleyin... Sizin de olduğu gibi, hepimizin
dinlenilmeye çok hem de çok ihtiyacı var...

"Sedat Tapkan"

Hiç yorum yok: