24 Mayıs 2007

Müziğin Biyolojisi ya da Biyolojinin Müziği


Protein veya şeker zincirinin notalara dökülmesini mi yoksa DNA zincirinin 4 notalı şarkısını mı?

Çin’den Japonya’ya kadar yayılan müzikleri dinleyin, hepsinin birbirine benzediğini göreceksiniz. Avrupa’nın ortaçağ korolarını, Gregoryen şarkıları dinleyin; Kalyani’yi dinler gibi olursunuz.

Aslında “Sources” adlı albümünde Fransız Gregoryan şarkıcı Dominique Vellard ve Carnatik (Hindistan’ın güney bölgelerinin müziği) vokalisti Aruna Sairam, Kalyani’ye çok benzeyen; Aruna ile Raga’yı geleneksel Hint tarzında harmanlayan bir parçayı seslendiriyor. Sonuç ise memnuniyet verici ve bütünleyici.

Tarzları farklı bile olsa, Barok dönemin Avrupa müziği (Palestrina, Bach, Telemann, Haydn) klasik bir Hindistan zevkine hitap eder. Temel oktavlarda bile kültürel ve alt-kültürel farklılıklar olduğu doğru. Örneğin; temel başlangıç notalarının sıklığı bazılarında sabitlenmiş bazılarında ise sabitlenmemiştir. Oktavdaki farklılık da farklı sistemlerle tanımlanır. Bazı notalar doğal ve düz olarak yapılandırılmış diğerleri ise doğal ve keskin olarak yapılandırılmıştır. Ama bu tür farklılıkları göz ardı ettiğimizde dünyadaki tüm müziklerin oktavlar üzerine kurulmuş olması bile ilginç değil midir?

Bazı biyologların müziğin sadece kültürel bir edinim olmadığını düşünmelerine neden olan bu ortak temeldir. Bu fikir, Çin’de 9000 yıllık flütlerin ve Avrupa’da Neanderthal döneme ait 50.000 yıllık flütlerin bulunmasıyla güçlendi.

Bu flütlerin hepsi, oktavları karşılayan deliklere sahip. Onlara Google’dan ulaşıp müzik öğrencileri tarafından çalınmalarını dinleyebilirsiniz. Tüm bunlar “müziğin biyolojisi” araştırmalarına ön ayak oldu.

Bazı biyologlar ise biyolojik moleküllere baktı ve onları müziğe uyarladı. Bu nedenle biyolojinin müziğinden de bahsedebiliriz?

Notalarda DNA

Bu konuda ilk çabalar, Biyolog David Deamer ve Müzisyen Susan Alexjander’ın işbirliği idi. Deamer ve Alexjander, DNA’nın monomerik bileşenlerinin (A, T, C, G) müziğe uyarlanabileceğini fark ettiler.

Monomer A’ya La nota değerini, monomer G’ye, C’ye Do ve E’ye Mi nota değerini verdiler. DNA zincirini okuduğumuz zaman 4 notadan oluşan bir zincir meydana geliyor. Genlerimiz bu durumda 4 notalık bir müzik zinciri oluyor.

Bu noktadan sonra Japon biyolog Susumo Ohno ortaya çıktı. Ohno, 4 notalık bu zincirinin yeterli olmadığına karar vererek her DNA monomerine 2 müzik değeri verdi bu da müzik alanını genişletti.

Fare immunoglobulin DNA dizilimi, Ohno metodu kullanarak çalındı ki bu romantik bir şarkıya benzedi. (Dinlemek isteyenler için http://nsm.uh.edu/dgraur/MusicDNA.html ).

Ben bu müzikal DNA parçalarını duyduğumdan beri proteinleri müziğe çevirmenin ne güzel olacağını düşünüp duruyordum. DNA ve kuzeni RNA zincirleri 4 tekrar eden monomerden oluşurken proteinler 20 farklı monomerin yani amino asitlerin bir araya gelmesi ile oluşuyor.

Bu müzikten bahsettiğimizde kesinlikte çeşitliliğin artması anlamına geliyor. Bilim insanları tarafından bu daha önce denendiyse de (en azından benim için) o kadar da memnuniyet verici sonuçlar elde edilmedi. Benim fikrim proteinleri klasik Hint müziği sisteminde müziğe dönştürmek.

Carnatic müzik 22 mikroton kullanırken Hint müziği 12 yarım ses kullanıyor ve daha uygun olabilir. Bu fikir ile kuşanmış olarak müzik hakkında yeterli bilgiye sahip olmasam da Hindistan’da üç ünlü müzisyen ile buluştum ama onları kulağa çılgın gelen bu projeye ikna etmeyi beceremedim.

DNA’lar müziğe dökülmeli bu kesin ama biyoloji dünyasından başka neler olabilir? Doğal seçilimin ürünü şeker zinciri ve polisakkaridler olabilir. Ama insan ne kadar karmaşık yapıları olduğunu düşündüğünde ürpermeden edemiyor. Karmaşık olan yalnız şeker monomerleri değil (glukoz, galaktoz, mannoz, fruktoz...) bunların her birinin çoğul fonksiyonel gruplara ya da kollara sahip olması. Eğer biri bunları müziğe uyarlarsa (glikomüzik) Barok şaheseri mi çıkarırız yoksa yalnızca kakafono mi?

(The Hindu’dan kısaltarak çeviren Özge Kuru)

Hiç yorum yok: