15 Nisan 2007

MİTOLOJİ






En ilkel çağlardan bu yana, kendini bildi bileli, insanın hayal gücü durmadan işlemiş ve yeryüzü ile gökyüzünü çeşitli düşsel yaratıklar, tanrılarla süslemiştir.Bu insan yapısı tanrıların, yarı-tanrıların kişilikleri, serüvenleri, birtakım efsaneler içinde, kuşaktan kuşağa ta çağımıza kadar gelmiştir.İşte bu bilgilerin tümüne eskiden esatirderdik, bugün de mitologya (mitoloji) diyoruz.




ATHENA'NIN FLÜTÜ İCAT ETMESİ

Athena bir gün rüzgarların ormanlar arasından geçerken çıkardıkları fısıltıları, sesleri, feryatları taklit etmek istedi. Bir geyik kemiği parçası aldı, deldi bir flüt yaptı. Sonra Olympos'a çıktı ve bütün mabutların toplandıkları salonda icat ettiği flütü çaldı, fakat flütü üflerken avurtları şiştiğinden, güzel yüzü, geçici bir zaman için çirkin bir hal aldı. Bu yüzden Aphrodite ile Hera onunla alay ettiler. Gücenen Athena berrak bir kaynağın başına gitti ve gerçekten flüt çalarken yüzünün çirkinleşip çirkinleşmediğini suya bakarak denedi. Sonunda kendisiyle alay edenlere hak verdi. Rüzgarın çıkardığı ıslıkları bir kemik parçasına üfleyerek ses çıkarmak isterken güzel yüzü biçimsiz bir şekil alıyordu.Kızdı flütü kaldırdı attı. O günden beri hiçbir kimse yüzünün şeklini bozmadan, yanaklarını şişirmeden flüt çalamaz.





KRAL MİDAS'IN KULAKLARININ UZAMASI

Derler ki bir gün, Marsyas adındaki Satiros, kırda dolaşırken; Athena'nın icat ettiği ve çalarken yüzünü çirkinleştirdiğinden kaldırıp attığı flütü buldu ve çalmaya başladı. Bir tanrının elinden çıktığı için güzel sesler çıkaran bu flüt ile övünmeye kendisini Apollon'a rakip saymaya başladı. Bu terbiyesizin, Gitar tanrısı ile boy ölçüşmesi, hiç de iyi bir şey olmadı. Tanrıların şarkıcısı onunla "kazananın yenilene istediğini yapabilmesi" şartıyla müsabakayı kabul etti.
Apollon'un arkadaşları olan "Musa'lar" ve Phrygıa* kralı Midas müsabakada hakem olarak bulundular. Bugün Ödemiş'in kuzey doğusunda bulunan Bozdağ'ın eski adıyla "Tmlos" dağının yeşil yamaçları üzerinde müsabaka başladı. Apollon, Gitar ile ortalığı inletti Kurnaz Marsyas, Flütü ile ondan geri kalmadı. Hakemler tereddüt ediyorlardı. Bunun üzerine Apollon gitarı bıraktı. "Lir"i eline aldı. O kadar güzel, o kadar hoş çaldı ki, dağlar, taşlar heyecandan titrediler. Marsyas, Apollon gibi çalamayacağını itiraf etmek zorunda kaldı. İlham perileri onun yenildiğini söylediler. Saygısız "Marsyas" ı cezalandırmak için Apollon onu bir ağaca bağladı ve diri diri derisini yüzdü.
Marsyas'ın ölümünden müteessir olan kır perileri; matem tuttular, ağladılar. O kadar ağladılar ki, onların gözyaşlarından Phrygıa'da hazin sesler çıkararak akan "Marsyas"** çayı doğdu.
Kral Midas'a gelince, o da Marsyas tarafını tuttuğundan, bitaraf olamayan ve doğru hakemlik yapamayan bu adamın da cezalandırılması gerekti. İyi işiten kulaklara malik olmadığından, insanlara mahsus kulakları ona uygun bulmadı. Onun kulaklarını uzattı, uzattı, içlerini, dışlarını kıllarla doldurdu. Zavallı kral, eşek kulaklı oldu. O kulaklarını oynatıyor ve sağa sola sallayabiliyordu. Kral Midas aptallığının cezasını bu şekilde görmekten çok utandı. Eşek kulaklarını kimseye göstermemek için onları saçlarının arasına sakladı. Başına geniş bir kalpak örttü. Fakat kralın saçlarını kesen berber uzun kulakları farkına vardı. Kral bu berberi ölümle korkutarak sırrın etrafa yayılmasına mani olmak istedi. Fakat sırrını içinde saklayan, hayatından korktuğu için kimseye söyleyemeyen zavallı berber, sararıp solmaya, adeta patlayacakmış gibi sıkılmaya başladı ve bu sırrı toprağa tevdi etmeyi düşündü. Issız bir yerde bir çukur kazdı, oraya eğilerek yavaşça fısıldadı: "Haberiniz var mı, Kral Midas eşek kulaklıdır" Bunu söyleyince üzerinden bir yük kalkmış gibi oldu ve kalbi rahatladı. Fakat berberin açtığı çukurun yanında bulunan kamışlar, onun fısıldadığı şeyleri işitmişlerdi. Onlar rüzgarla sallandıkları zaman "Haberiniz var mı, Kral Midas eşek kulaklıdır" diye sırrı her tarafa yaydılar.
NOT : Hani bir söz vardır ya; "yerin kulağı vardır" diye... Diyorum ki bu söz belki de bu mitten esinlenilerek uydurulmuştur.

* "Fyrygıa" Orta Anadolu'yu bile içine alan Bithynia "Bugünkü İzmit Bölgesi"nin güneyinde ve zengin bir krallıktı. Burası "Büyük Frygya" ve "Küçük Frygya" diye ikiye ayrılırdı. Meşhur şehirleri arasında "İconium - Konya&quou; ile "Lampsague - Lapseki" "Ancyre - Ankara" şehirleri vardı.
Sırasıyla birçok istilalara uğrayan Frygia bir aralık Lydia kralı Kresus tarafından işgal edildi. Sonra İranlıların, Makedonyalıların Galates'lerin Roma'lıların eline geçmişti.
**Marsyas : Perilerin göz yaşlarından hasıl olan bu çayın bugünkü ismi "Çine" çayıdır. İngiliz Ansiklopedisi buna, Çınar Çayı diyor."Büyük Menderes"e dökülmektedir. Kaynağını Muğla ile Milas arasındaki dağlardan alan bu çayın esas gözesinin olduğu yerde büyük bir mağara bulunuyormuş. Perilerin toplanarak ağlaştıkları bu mağaranın içinde bir köşede Marsyas'ın taşlaşmış derisi hala asılı durmaktadır.






İLK KADININ YARATILIŞI / PANDORA'NIN KUTUSU

Prometheus'un kurnazlıkla çalarak insanlara verdiği akıl onları şımartınca Zeus o zamana kadar yalnız erkeklerden ibaret olan bu yüzsüz ve terbiyesiz mahlukları, kendilerini tanrılar kadar kuvvetli ve mutlu sanan bu budalaların başına müthiş bir bela gönderdi : Bu bela kadındı!.
Gerçekten Zeus usta bir tanrı olan ve elinden hiçbir şey kurtulmayan oğlu Hephaistos'u çağırdı. Ona ilk kadını yaratmasını emretti. Hephaistos babasının emri üzerine balçığı su ile yoğurdu ve görenleri şaşırtacak güzellikte bir bakirenin vücudunu yaptı.
Olympos'ta oturan Tanrıçaların en güzel olan ve kendi karısı bulunan Aphrodite'nin vücudunu model olarak kullandı. Heykel bitince onun kalbine, ruh yerine bir kıvılcım koydu. O zaman heykelin gözleri açıldı. Kolları, bacakları kımıldamaya ve dudakları konuşmaya başladı. Onu süslemek için bütün tanrılar ve tanrıçalar yardım ettiler. Herkes kendisinden ona bir şey armağan etti ve ona Rumca "bütün armağan" anlamına gelen Pandora adını taktılar.
Gerçekten ela gözlü Athena ona güzel bir kemer, süslü elbiseler verdi. Letafet perileri "Kharites" beyaz göğsüne parlak altın gerdanlıklar taktılar.Çekici bir gülümseyişi olan Aphrodite başına güzellikler saçtı, güzel saçlı "Saatler - Horalar" ilkbahar çiçekleriyle onu süslediler. Hermes, Pandora'nın kalbine, hıyanet ve aldatıcı sözler yerleştirdi. Zeus ise ona esrarlı bir kuuu armağan etti ve ona dedi ki:
"-- Sakın sana verdiğim kutuyu açma, onun içindeki iyi şeyler uzaklara kaçarlar ve onların yerine fenalıklar gelir, seni rahatsız ederler. Hulasa bu kutuyu iyi sakla, çünkü yalnız senin değil, bütün insanların saadeti ve felaketi bu kutunun açılıp açılmamasına bağlıdır. Böyle söyledikten sonra Baş Tanrı ilk kadını yeryüzüne indirdi ve Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a gönderdi. Prometheus kardeşine Zeus'tan bir armağan kabul etmemesini tembih ettiği halde Pandora'nın güzelliğine hayran olan Epimetheus öğüdü tutmadı. Onu insanlar arasına kabul etti. Ne bilecekti ki, kadın, bütün fenalıkların kaynağıdır.
Kadın, mütecessis bir varlık olduğundan dünyaya gelir gelmez "acaba kutunun içinde ne var?" diye düşündü ve Zeus'un emrini unuttu. Kutuyu açtı. Meğer kutunun içinde hastalık, keder, yalan, ıstırap,yalan, riya,şehvet, hulasa insanları rahatsız eden ve onların felaketini hazırlayan ne varsa, onların hepsi açılan kutudan kuşlar gibi uçuştular. Pandora hatasını anladı, biraz sonra kutuyu kapadı. İşin tuhafı şu ki, kutuya kapatılmış fenalıklar arasında, insanları yaşatacak, teselli edecek "ÜMİT" de vardı. Fakat "ÜMİT" dışarıya çıkamamış, kutuda kalmıştı. İşte böylece Zeus ilk kadını yeryüzüne göndermekle fenalıkları ve ıstırapları da onun kutusu içinde dünyaya yollayarak insanlardan öç almıştı.




ARAKNE HANIM'IN ÖRÜMCEĞE ÇEVRİLİŞİ...
Örümcek aslında Anadolu'lu Arakne hanımdır. Gergef işlemekle kendisini, zeka tanrıçasından üstün gördüğü için örümceğe çevrildi. Hala itiyadını devam ettirmektedir.




KURBAĞABazı Mitologlar; Leto'nun Delos'da doğurduktan sonra Hera'nın takibinden korkarak oradan kaçtığını, başka adalarda dolaştığını söylerler. Hatta derler ki, bir gün yeni doğan Apollon ile Artemis yanında olduğu halde, batak yerlerden geçerken o civarda köylüleri görmüş, zavallı lohusa yorgunluktan halsiz düşmüş ve pek susamış, susuzluğunu gidermek için köylülerden su istemiş. "Aman biraz su verirseniz, bana hayat bağışlamış olursunuz" diye yalvarmış. Fakat Hera'dan korkan köylüler bir damla bile su vermemişler. Bu kalpsizlikten müteessir olan Leto, bu durumu baş tanrıya şikayet edince, köylüler bugün "KURBAĞA" dediğimiz çirkin hayvanlara çevrilmişler.




DEFNE AĞACI'NIN ÖYKÜSÜ
Bir gün Apollon Thessalia'da, kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus ırmağı kenarında, güzel, genç bir kız gördü. Bu eşsiz güzelin adı Daphne idi. Artemis gibi o da lekesiz bir kız olarak kalmaya and içmişti. O, ormanların derinliklerinde yalnız başına dolaşmaktan zevk alıyordu. Ay ışığında, yabani hayvanları kovalamak, avlamak, derilerinden faydalanmak onun için en büyük eğlence idi. Uzun saçları omuzları üstünde dalgalanan güzel Daphne; erkeklerden iğrenir ve bir adamın karısı olarak yaşamayı aklına bile getirmezdi. Sık sık babası ona ;
- Kızım beni torun sahibi etmelisin dediği zaman, Daphne kollarıyla ihtiyar babasının boynuna sarılıyor ve ona şöyle karşılık veriyordu :
- Ey, dünyaya gelmeme sebep olan sevgili babacığım, kadınlık görevlerini bilmeden ve birisinin karısı olmadan, bağımsız olarak yaşamama müsaade et...
İşte bu hoş kızın güzel saçları, alev saçan gözleri, mütenasip endamı, Apollon'un kalbinde arzular uyandırdı. Bir gün yalnız başına ormanda dolaşan bu bakireye rastlayınca onunla konuşmak istedi, fakat çok güzel ve genç delikanlı olan Apollon'u Daphne karşısında görür görmez sırtını ona çevirdi ve bir rüzgar gibi, göğün boşluğunda hızla kayarak ayın yuvarlak ve yıldızlı çehresini tülleyen bulutlar gibi koşmaya başladı. Fakat Tanrı onun peşini bırakmadı. Hem koşuyor hem de ona şöyle bağırıyordu.
- Daphne, yalvarırım sana dur; benden sana zarar gelmez. Ben senin düşmanın değilim, dur peri, dur; beni peşinden koşturan yalnız sevgimdir; lütfen, hızını biraz yavaşlat, hiç olmazsa arkandan koşanın kim olduğunu öğren. Arkandan koşan ne yabani bir dağlı; ne de dik yamaçlarda keçilerini otlatan kaba bir çobandır. Ben ışık tanrısıyım. Benim babam bütün Tanrıların büyüğü olan Zeus'tur.
Bana insanların mazisini, halini, üzüntülerle dolu istikballerini okuyan ve her şeyi bilen, her şeye hayat veren Tanrı "Apollon" derler. Fakat bu takipten korkan Daphne uçuyormuş gibi koşuyordu. Rüzgarların nefesi robunun ince kıvrımlarını havaya kaldırıyor, kokulu saçlarını ensesi üstünde dalgalandırıyordu. O koşarken daha hoş bir hal alıyor, bakir güzelliği daha çok beliriyordu. Apollon bu periyi muhakkak yakalamak arzusunda idi. Aşkının kudreti ona kanat vermiş gibi idi. O, adeta uçuyordu. Şimdi, onu yakalamak üzere idi, Daphne'nin havada uçan saçlarını sıcak nefesi okşamaya başlamıştı. Kuvvetinin azaldığını, bu hızla ve sürekli koşudan yorulduğunu hisseden güzel peri birden bire durdu ve ayağı ile toprağı kazıyarak şöyle bağırdı:
- Ey, toprak ana, beni ört, beni sakla, beni kurtar. Bu yürekten kopan yalvarış biter bitmez o ağırlaşan uzuvlarının odunlaştığını hissetti. Gri renginde bir kabuk, olgun göğsünü kapladı. Kokulu saçları yapraklara çevrildi, kolları dallar halinde uzadı. Nazik ve küçük ayakları kök olup toprağın derinliklerine daldılar. Başı ise büyük bir ağacın tepesi oldu.
Şaşırmış bir halde Apollon, peri kızını kucaklamak isterken bir defne ağacının gövdesine çarptı. Fakat ağaca sarılarak sert kabukların altında henüz ölmemiş olan Daphne'nin kalbinin heyecanlı heyecanlı çarptığını duydu.
- Daphne, dedi. Bundan sonra sen Apollon'un kutsal ağacı olacaksın, seni solmayan ve dökülmeyen yaprakların benim saçlarımın çelengi olacak. Ve değerli kahramanlar, ünlü şairler, büyük işler başaranlar, hep senin yapraklarınla mağrur anlarını süsleyecekler.
Apollon bunları söyleyince defne ağacı onun lütfuna teşekkür etmek için dallarını yavaşça salladı ve başını hürmetle eğdi.
Madeni ve sert yaprakları bulunan defne ağacının, vaktiyle güzel bir peri kızı olduğunu düşünelim. Onun saçlarının güzel kokusunu defnenin yapraklarından koklayalım, fakat Daphne'nin doğan güneşin önünden kaçan güler yüzlü, genç "Şafak" olduğunu da unutmayalım. Her sabah parlak güneş onu yakalamak için koşar fakat pembe yanaklı, utangaç Şafak, yakalanmak istemez kaçar, Güneş onu, ışıklarıyla kucaklamak üzere iken o birdenbire güneşin önünden kaybolur.




KYPARİSSOS "SELVİ" MİTİApollon'un Kyparissos adlı bir sevgilisi vardı. Bu bilhassa söylediği güzel şiirlerle, güzel sanatlar tanrısının gönlünü çalmıştı. Bir gün Kyparissos ormanda avlanırken çok sevdiği bir geyiği dalgınlıkla öldürdüğü için o kadar acı duydu ki, kendi kendini öldürmekten başka çare bulamadı. Apollon matem sembolü olmak üzere bahtsız dostunu "SELVİ" ağacına çevirdi. Bu yüzden mezarlıkları süsleyen selviler, rüzgarlar estiği zaman kalbe hüzün veren şiirler, mersiyeler okurlar.



KURT'un ÖYKÜSÜZeus yeryüzünde seyahat ederken bir gün Arkadia krallarından Lykaon'un misafiri olmuştu. Halbuki bu kral kan dökücülüğü ile ün kazanmıştı. Kendine misafir olanları yakalatıp öldürür ve bu şekilde gönül eğlendirirdi.
Zeus, bu insafsız kralın sarayına gelir gelmez, kendisinin kim olduğunu saklamıştı. Lykaon, Zeus'u denemek için adet ettiği gibi öldürttüğü talihsiz bir yolcunun etinden hazırlattığı yemeği misafir Tanrıya ikram etti. Fakat o çirkin hareketinin cezasını çekmekte gecikmedi, birden bire gökten müthiş bir yıldırım düşerek zalim kralın sarayını derhal yakıp kül etti ve kralı da bugün "Kurt" dediğimiz yırtıcı hayvana çevirdi.



AKTEON'un GEYİK OLUŞU
Artemis'in aşırı derecede kendi güzelliğini kıskanması, vahşi tabiatı, Akteon adlı bir gencin de felaketine yol açtı. Bir yaz akşamı, ormanların ve avcıların Tanrısı Artemis, derin bir vadiden geçiyordu. İki tarafı sık ağaçlarla kaplı bulunan bu dar vadide, kuytu bir yerde, bir mağaraya rastladı. Bu mağaranın içinde büyük bir kaynak vardı. Bu kaynaktan çıkan sular güzel sesler çıkararak akıp gidiyordu. Bu serin yeri görünce Artemis bütün gün ormanlarda, av peşinde dolaşmasının verdiği yorgunluğu ve yakıcı günün ağırlığını gidermek için soyunup yıkanmak istedi. Mızrağını, oklarını, yayını arkadaşlarından birine verdi. Diğer bir peri kızı, nazik elleriyle onu soydu. Diğer iki peri acele onun sandallarını çıkardılar. Bir beşinci peri, kokulu ve güzel saçlarını kaldırdı, başının üstüne topladı. Bunun üzerine Artemis, kaynağa girdi, yıkanmaya başladı. Peri kızları derin kapları, duru su ile doldurup onun lekesiz, güzel ve mütenasip vücuduna döküyorlardı. İşte tam bu sırada bir talihsizlik eseri olarak Akteon ismindeki avcu avlanmasına ara vermiş ve ormanda rasgele dolaşarak şimdiye kadar görmediği yerleri arayıp buluyordu. Ağzından berrak bir suyun, çıkıp aktığını gördüğü mağara, nazarı dikkatini çekmiş, oraya girerek bu suyun kaynağından içmek ve serinlemek istemişti. İşte bu maksatla mağaraya girdi.
Birdenbire, bir yabancının oraya girmesinden şaşıran, utanan Nympha'lar ormanları inleten uğursuz bir çığlık kopardılar. Artemis, fani bir erkeğin bakışlarıyla kirlendiği için kıpkırmızı kesildi. Yanında oklarının bulunmamasından ne yapacağını şaşırdı ve ellerini akan suyun içine daldırarak hayasız avcının yüzüne şiddetle su serpti.
Birdenbire Akteon'un alnından geyik boynuzları çıkmaya başladı. Boynu uzadı, kulakları sivrildi, kolları, bacakları, gövdesi kıllarla örtüldü. Yanı başında bulunan av köpeği, onu yeni şeklinde görünce havlayarak üzerine atıldı. Etrafa dolaşan diğer köpekler de geldiler, sahiplerine saldırdılar. Sivri dişlerini onun baldırlarına, bacaklarına daldırdılar, onu param parça ettiler.




NİOBE'NİN KAYA OLUŞU
Bu kayanın bir yüzü, gece, gündüz-yaz mevsiminin en sıcak günlerinde bile nemli ve ıslaktır.
Bir gün Lydia Kralı Tantalos'un kızı Niobe, hepsi birbirinden güzel 12 çocuk annesi olduğundan gurura kapılmış ve topu topu iki çocuk sahibi olan, "Apollon ve Artemis"in anası "Leto"dan kendisini üstün görmüştü. "Ben talihliyim, mes'udum, ne olursa olsun daima mutlu olarak kalacağım; diye bir gün bağırdı. Benim bir sürü çocuğum var. Ecel onmarın hepsini birden elimden alarak beni çocuksuz bırakamaz, bu bakımdan ben kuvvetliyim, kimse benim neslimi kurutamaz. Halbuki Leto iki çocuk annesi olmakla kendini bir şey sanıyor. İki çocuk da neymiş ki!..."
Leto, çocuklarının çokluğu ve güzelliği ile övünen kadının söylediği bu sözleri işitti ve çok üzüldü. İzzetinefsi yaralanmış olduğu halde çocuklarını çağırdı ve Tanrılara ana olan bir kadına hakaret eden Niobe'den öc almalarını emretti. Öc gecikmedi, hemen alındı. Şöyle ki ;
Niobe'nin altı oğlu Kitheron dağının kayalıklı ve sarp yamaçlarında avlanıyordu. Öğle vakti "Apollon" okları ile onları yere serdi. Bu felaket haberi etrafa yayılınca, talihsiz delikanlıların güzel kız kardeşlerinin altısı naaşlarının bulunduğu dağa doğru koştular. Fakat oraya ulaşacakları zaman gece olmuş ve Artemis, semanın boşluğunda parlamaya başladı. Şimdi sıra onundu. O da görünmez okları ile birbirinden güzel olan bu altı kız kardeşi avladı, birer birer vurdu, öldürdü. Tam dokuz gün hiç kimse Niobe'nin evlenmemiş altı kızı ile altı delikanlı oğlunun naaşlarını alıp getirmedi. Onlara ölüm merasimi yapılmadı. Zavallı ve talihsiz anne evlatlarının cesetleri arasında saçını başını yoldu, dizlerini dövdü, kendini yerden yere çaldı, ağladı sızladı, çok sevgili yavrularının başına gelen bu felaketten ötürü o kadar göz yaşı döktü, o kadar hıçkırdı feryat etti ki, artık bir an geldi, hıçkırıkları işitilmez oldu. Gözyaşlarının kaynağı kurudu. Kalbinin feryatlarını hıçkırıklarla, içini zehrini gözyaşları ile dışarı dökemeyen zavallı Niobe'nin ıstırabı o kadar büyük, o kadar dayanılmaz bir hal aldı ki, sesi dahi çıkmaz oldu. O, böyle korkunç bir sessizliğin hüküm sürdüğü bu dağda, sevgili evlatlarının cesetleri arasında dilsiz bir varlık, adeta bir ıstırap heykeli halinde kaskatı kesildi, kaldı. Dayanılmaz acılarına son vermesi için Ulu Tanrı Zeus'tan kendisini kaya haline sokulmasını istirham etti.
Bunun üzerine o Sipylos dağına gitti, bu sarp dağın kayaları onun etrafından yükselerek kuvvetli sarmaşık gibi onu kucakladılar, sardılar ve o kocaman kayalardan yapılmış bir kın içine girmiş oldu.
Orada bu acıklı ve yürekler parçalayıcı hadisenin izleri hala durmaktadır. Bir ıstırap heykeli gibi dikilen ve bir kadına çok benzeyen kocaman bir kaya (*) bugün Manisa dağında görülmektedir.
*Anadolu'lu büyük seyyah Pausanias "Magnisa dağına çıktığım zaman Niobe adı ile anılan kayayı gördüm. Yakından bakınca, şekilsiz bir taştan başka bir şey olmayan bu kayaya uzaktan bakıldığı zaman; boynu bükük ağlayan bir kadını görmemek mümkün değildir." diye yazar.
Pausanias'ın gördüğü, kadın şeklindeki kayanın şimdi Magnisa dağı eteklerinde "Baraj yeri" yakınında bulunduğunu Arkeoloji Doçenti Dr. Ekrem Akurgal "Eski İzmir" başlığı ile Radyo Dergisine yazdığı bir makalede bildirmektedir.




LİR'İN ÖYKÜSÜTanrıların habercisi Hermes'i; Arkadia'da Kylleni dağının dik yamaçlarında bulunan çok geniş ve derin bir mağarada doğdu. O, doğar doğmaz, kundağından kurtuldu, mağaradan çıktı, dağlarda dolaşmaya başladı, bir aralık doğduğu mağaradan çok uzak olmayan bir yerde yavaş adımlarla yürüyen ve çayırlığın çiçeklerinden otlayan bir kaplumbağaya rastladı. Bu uslu hayvanı aldı, kendi mağarasına getirdi. Orada keskin bir madenle kaplumbağanın içini boşalttı ve kabuğunu yumuşak bir öküz derisi ile kapladı, kamışlar keserek onları bağaların arasından geçirdi, bağladı. Sonra kuvvetli yedi tel taktı, gerdi. Tellerin bağaya dokunmaması için bir köprü koymayı unutmadı. Böylece "LİR" denilen ve ahenkli sesler çıkaran musiki aletini yapmış oldu.
Yeni yaptığı bu Liri, çalmak için, gerilmiş olan teller üzerinde parmaklarını gezdirdi. O kadar hoş sesler çıktı ki, rüzgar tanrısı heyecana kapıldı, şarkı söylemeye başladı.




PROMETHEUSİNSANIN YARADILIŞI MİTİTitan İapetos'un dört oğlu olmuştu. Bunlardan Menoitios ile Atlas; Zeus'e başkaldıran Titan'larla beraber bulunduklarından cezalandırılmışlardı.
Menoitios hainliğinden ve ölçüsüz cüretinden ötürü Hesperides'lerin önünde omuzlarına gök kubbesini yüklenerek ayakta beklemek cezasına çarptırılmıştı. Diğer iki kardeşinin, Prometheus ile Epimetheus'un bahtları başka türlü oldu. Bunların ikisi de insanın yaratılışında önemli rol oynadılar.
Olympos Tanrılarının kudretine ve kuvvetine karşılık Prometheus'da kurnazlık ve zeka vardı. Titan'ların meşhur isyanları sırasında tarafsızlığını muhafaza etmiş bir Titan oğlu olduğu halde saygı gösteren Prometheus'ı baş tanrı Olympos'a, ölmezler arasına kabul etmişti. Fakat kendi ırkını mahveden Zeus ve arkadaşlarına karşı kalbinde bir kin besliyordu. Sonradan tanrıları inkar edecek, onları hiçe sayacak ve işleyeceği kötülüklerle en vahşi hayvanlara bile taş çıkartacak, dünyanın başına bela olacak bir mahluk'u, insanı yaratarak Tanrılardan dedelerinin öcünü almayı düşündü.
Prometheus ilk insanı balçıktan yarattı. İlk insanın vücudunu yapmak için balçığı, bazılarının tahmin ettikleri gibi su ile değil, kendi gözyaşları ile karıştırdı ve insanı yarattı. Fakat insan tabiatın en aciz mahluku idi. Çıplaktı, kendisini koruyacak hiçbir şeye malik değildi. Fil gibi kuvvetli hortumu, aslan gibi pençesi, kuş gibi kanadı, at gibi koşacak bacakları yoktu. Daha doğuşta ıstıraplar, üzüntüler, birtakım ihtiyaçlar onun yakasına yapışıyordu. İlk insanlar çiy meyvalarla, kanlı etlerle besleniyorlardı. Elbise yerine bitkilerin yapraklarına sarılıyorlardı. Ateşin faydalarını bilmeden kendilerini güneşsiz oyuklarda saklıyorlar, derin mağaraların içine hayvanlar gibi sürünerek giriyorlar ve geceyi orada geçiriyorlardı. Yarattığı mahluklara acıyan Prometheus insanları daha iyi bir şekilde yaşatabilmek, kendilerini vahşi hayvanlara karşı tesirli silahlarla koruyabilmek, toprağı sürmeye yarayacak gerekli aletler elde edebilmek için onlara madenleri işlemeyi öğretmeyi ve ateşi vermeyi düşündü.
İçi baştan başa oyuk fakat tutuşabilir bir özle kapalı olan Ferule "Şeytantersi ağacı" denilen ağaçtan eline bir dal aldı ve Lemnos adasına gitti. Hephaistos'un alevler fışkıran ocağına yaklaştı. Madenleri eriten kızgın ateşinden bir kıvılcım çaldı. Elindeki sopanın içine sakladı ve onu ilahi bir armağan olarak insanlara götürdü.
O günden beri insanlar ateşin yardımıyla daha iyi yaşamaya başladılar. Yiyeceklerini pişiriyorlar, soğuk havalarda ısınıyorlar, karanlık mağaralarda çıralı odunları yakarak birbirlerinin yüzlerini görüyorlardı. Fakat zavallılıklarını unutarak gurura kapıldılar, kendilerini Tanrılar'la eşit tuttular. Onlara karşı olan ödevlerini unuttular. Zeus bu şımarık mahlukların böyle yapacaklarını bildiği için kutsal ateşten onları mahrum bırakmıştı. Kendi haberi olmadan ateşi çalarak insana verdiği ve insanı şımarttığı için Zeus, Prometheus'a kızdı, onu Kafkas dağlarının en yüksek tepesine gönderdi. Yanardağların, ateşin, sanaayinin Tanrısı Hephaistos'u çağırarak bu saygısız Titan'ı yalçın bir kayaya çaktırdı. İlahi demirci istemeyerek Zeus'un buyruğuna boyun eğdi.
-- Ey Prometheus dedi. Bu çekiçleri, zincirleri, bağları görüyor musun? Bunlar senin bahtsızlığını; benim, sonsuz üzüntülerimi hazırlayacaktır. Seni bu vahşi kayaya çivileyeceğim. Artık sen buradan hiç insan sesi işitmeyeceksin, teselli ve acımak sana yüzünü göstermeyecek, güneşin kızgın şualarıyla kuruyarak; vücut çiçeğinin solduğunu göreceksin. Çok sonra gece yıldızlı mantosunun altında, gündüzü sağlamak için gelecek ve yine çok sonra güneş doğarak gecenin titrek elinin bitkiler üzerine serptiği parlak kırağıyı eritecek. Kalbinde bitmez acılar bulunan, keder nöbetçisi olarak sen, bu korkunç yerde dinlenmeden, uyku nedir bilmeden, dizlerini bükemeden yalnız başına kalacaksın. İniltilerini insafsız kayalar dinleyecek, feryatların korkunç vadilerde uğuldayacak. Fakat sen boş yere inleyecek, boş yere figan edeceksin."
Bunları söyleyerek Hephaistos, bahtsız Prometheus'un ayaklarına, kollarına kırılmaz zinciri geçirdi ve onları sağlamca bir kayaya çaktı.
Onun bahtsızlığı bununla bitmedi. Her sabah, kocaman bir kartal kanatlarını açarak süzülüyor ve gelip Prometheus'un ciğerlerini yiyordu. Bu müthiş hayvan sivri tırnaklarını insafsızca onun göğsüne batırıyor ve korkunç gagası ile ciğerini didikliyordu. Akşama kadar onun yediği ciğer, gece sabaha kadar yeniden bitiyor, çoğalıyor, eski haline geliyordu. Bu işkence tam bin sene sürecekti. Fakat otuz sene sonra Zeus bu günahkara acıdı, Onu affetti ve ölmezler arasına aldı.
ANATOLE FRANCE'E GÖRE PROMETHEUS - YARATILIŞ ÖYKÜSÜ
Rivayete göre Prometheus, heykel yapmasını bilen bir Titan'dı , o yalnız bir insanın heykelini yapmamıştı. Birçok heykeller yapmış, onlara can vermişti. İnsanlarda görülen kusurları şuna atfediyorlar: Bir gün Prometheus atölyesinde çalışıyordu. Çamurdan insanlara ait birçok kollar, bacaklar, kafalar, kalpler yapmıştı. Yaptığı uzuvları birbirine ekleyerek tamamladığı küçük heykelleri raflara diziyordu. Fakat daha işini bitirmemişti. O sarada şarap tanrısı Dionysos atölyeye geldi. (Prometheus, çok çalıştın, yoruldun, haydi biraz gezelim, eğlenelim,) dedi. Gezdiler; eğlendiler, şarap içtiler. Prometheus atölyesine döndüğü zaman azıcık sarhoştu. Bu yüzden bazı hatalar yaptı. Küçük bir gövdeye büyük bir baş taktı, büyük bir gövdeye mahsus olan uzun kolları küçük bir gövdeye iliştirdi. Hayatta kocaman başların, uzun bacakların yahut gayri mütenasip gövdelerin oluşunun sebebi bu imiş.
VOLTAİRE'E GÖRE İNSANIN ÖMRÜ MESELESİ...
İnsan yaratıldıktan sonra yaşayacağı zamanın, yani ömrün tesbiti meselesi kaldı. Zeus, insanın, normal olarak 25 sene yaşamasını kafi görüyordu. İnsan sızlandı. 25 senede ne yapabilecekti? Aşağı yukarı bunun yarısı uyku ile geçecekti. Çocukluk devrini de çıkarınca geriye bir şey kalmayacaktı. Zeus ; "Ne yapayım, en son yaratıldığın için güçlü olmak, hızlı uçmak, çok uzaklardan görmek, iyi koku almak vasıfları gibi uzun ömür de diğer mahluklara dağıtıldı" dedi. İnsan ağlayarak yalvarmasına devam etti. O sırada onun yanında şu altı hayvan bulunuyordu. " TIRTIL - KELEBEK - TAVUS - BEYGİR - TİLKİ - MAYMUN."
Hayatı çok tatlı bularak yaşamak için çırpınan insan, Zeus'e bu hayvanları göstererek, "Bunların ömürlerinden al, bana ver, ben üstün bir mahlukum, benim çok yaşamam lazım , onlar yaşamasalar da olur" dedi. Baş Tanrı bunun haksızlık olacağını, Tanrıların nazarında her mahlukun eşit olduğunu ileri sürerek, insanın, ömrünün belirli zamanlarında o hayvanların hayatını yaşamasını, yani o hayvanları gibi ömür sürmesini şart koşarak hayatı uzattı.
Bu sebeptendir ki, yeni doğan bir insan yavrusu evvelce "TIRTIL gibi yerde sürünür, emekler, bu bebeklik devridir. Sonra KELEBEKLER gibi neşe ile koşar, oynar, bu çocukluk çağıdır. Zaman geçince bilhassa on beşinden sonra gençlik çağı başlar. Bu devrede insan TAVUS hayatını yaşar, onun gibi gururlanır. 25 - 30 yaşından sonra ev-bark sahibi olunca üzüntüler, kederler başlar; o zaman BEYGİR gibi hayatın yükünü çekmek icap eder. İnsan kırkından sonra tecrübe sahibi olur, olgunlaşır, bu devrede TİLKİ gibi kurnaz olur, ellisinden, altmışından sonra da insan MAYMUN gibi çirkinleşir.



TUFAN - DEUKALION VE PYRRHA
Kadını yaratarak insanları felakete ve ıstıraba sürüklemesi Zeus'un kinini yatıştırmadı. Bu şımarık mahlukları tamamıyla yok etmemek, onmarı müthiş bir tufanın dalgaları arasında boğmak istedi.
Fakat kurnaz Titan Prometheus bu defa da insanların yardımına koştu. Zeus'un müthiş tasavvurundan oğlu Deukalion'u haberdar etti. Deukalion, karısı Pyrrha ve Pandora ile beraber Thessalia'da bulunuyordu ve oranın kralı idi. Babasının tavsiyesi ile üstü kapalı bir kayık yaptı ve karısı ile onun içine girdi.
Yağmurlar yağdı, sular kabardı, ortalık baştan başa deniz kesildi. Onlar dokuz gün dokuz gece dalgalar üzerinde çalkandı durdu. Onun gün sular alçalmaya başladı. Fakat ikisinden başka bütün insanlar boğulmuştu. Bu tufan felaketinden kurtulan karı-koca, Parnassos yahut Othrys dağına yanaştılar ve karaya ayak bastılar.
Deukalion, "Baş Tanrı Zeus"e bir kurban kesti. Tanrı, kendisine kurban kesen bu dindar insana acıdı. Onun ilk adağını yerine getireceğini söyledi. Deukalion, Zeus'tan insanların yeniden yaratılmalarını diledi.




TALOS'UN KEKLİĞE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ
Giritli Büyük Sanatkar ( DAİDALOS )' un yeğeni ( TALOS ) idi. Amcası tarafından sanatı ve becerikliliği kıskanıldığı için AKROPOLİS'ten aşağı atılmıştı. O sırada zeka tanrıçası, havada iken onu yakaladı ve kekliğe dönüştürdü. Bu yüzden keklik yere düşerek parçalanmaktan korktuğundan ötürü yuvasını bile yerde yapar, zavallı TALOS o müthiş düşüşü asla unutmamıştır.




PERİ KIZI PİTYS'İN ÇAM AĞACINA ÇEVRİLİŞİ...
Hafif çevik, afacan ve çok güzel bir peri kızı olan Pitys hem Pan hem de Kuzeyin dondurucu rüzgarı olan Bora tarafından seviliyordu.
Fakat peri kızı önce yaramaz Pan'ı beğendiği için Bora kıskançlığın verdiği hiddetle, zavallı bakirenin üzerine saldırdı, onu yerden yere çarptı. Dövdü, dövdü, kemiklerini kırdı. Bütün bu yaptıkları, onun korkunç asabiyetini teskin etmedi. Güzel ve narin peri kızını kaldırdı, büyük ve yüksek bir kayanın tepesinden aşağı attı. "Toprak" bu bahtsız güzel kıza acıdı. Onun ezilmiş, külçeleşmiş vücudunu "Çam ağacına" tahvil etti. O günden sonra çam ağaçları yalçın kayalıkların kenarlarında, uçurumların dibinde görünmeye başladı.
O zamandan beri, peri kızları sevgililerine onun dallarından götürürler, Pan, onun iğne gibi olan yapraklarıyla başını süsler ve hırçın kuzey rüzgarları esmeye başlayınca, zavallı Pitys'in eski yaraları kanar, sızlanmaya, acı acı inlemeye başlar.




HYAKİNTHOS ADINDAKİ GÜZEL DELİKANLININ "SÜMBÜL" OLUŞUKral Amyklos'un Hyakinthos adında güzel bir vardı, çok yakışıklı bir delikanlı olduğundan, Apollon onun güzelliğinin hayranı olmuş, ona candan bağlanmıştı. Samimiyetleri ve dostlukları çok ileri gittiğinden, boş zamanlarını Eurotas'ın çiçekli kıyılarında çimenler üstünde disk atmakla geçirirlerdi... Bir gün yine her zamanki gibi, kırlara gitmişler, akan derenin şırıltılarını dinleyerek çeşit çeşit çiçeklerin süslediği çayırlıkta, bu çetin ve eğlenceli sporla meşgul oluyorlardı. Fakat başı çelenkle süslü kelebek kanatlı, güzel ve sarışın Zephiros da Apollon gibi güzel Hyakinthos'a gönül vermişti. Onun Apollon ile sıkı fıkı görüşmesini çekemiyor, adeta kıskançlıktan kuduruyordu. Zephiros gemicilerin en çok sevdikleri bir rüzgar olduğu halde görevini yapmıyor, hatta kederi arttığı, kızdığı zamanlar gemileri kayalara bile çarpıyordu. İşte Hyakinthos'a vurgun olan Zephiros fırsattan yararlanarak, Apollon'un fırlattığı diske yolunu şaşırttı, güzel delikanlının kafasına çarptırdı. Zavallı Hyakinthos hemen yere yuvarlandı, kafası patlamış, ağzından burnundan durmadan kan geliyordu. Bu felaket karşısında Apollon kalbinden vuruldu, deli divane oldu. Hemen yere çömeldi, ilahi bir güzelliği olan delikanlının başını sol kolu üstüne koydu, kanını sildi ve oğlu Asklepios'a en tesirli ilaçlarından koydurdu. Fakat yara ilaç kabul etmedi ve Hyakinthos can verdi. Kederden ne yapacağını bilemeyen, yaz mevsiminin kızgın tanrısı şöyle bağırdı;
-Ey sevgili çocuk, ölüyorsun, senin taze ve güzel gençliğini ben kendi elimle yıktım, yok ettim. Madem ki ben seninle beraber mezara, yeraltına gelemiyorum, madem ki benim yerim göklerdir, istiyorum ki seni kendim gibi bir ölmez yapayım. İstiyorum ki seni neşeli ve kudretli olduğum zamanlarda görebileyim, ışıklarımla seni okşayayım, koklayayım. Onun için seni çiçek yapacağım. Sen yaşayacaksın. Ben dünyaya yaklaştığım ve ilkbahar, soğuk kış günlerini bozguna uğrattığı zaman sen topraktan başkaldıracak, çiçekleneceksin.
Apollon bu sözleri söyleyince, güzel delikanlının yere akan kanından "SÜMBÜL" dediğimiz çiçek fışkırdı, çıktı.




KAPLUMBAĞA MİTİKronos'un büyük kızı ve Zeus'un kız kardeşi olan Hera aynı zamanda Baş Tanrının (Zeus) karısı idi.
Zeus, kendisine bir hayat arkadaşı, sadık bir eş aradığı zaman Hera henüz tatlı dilli bir bakire idi. İhtiyar sütannesi Markis, onu gözetliyor ve hiçbir zaman yalnız bırakmıyordu. Bununla beraber, bir kış mevsiminin çok soğuk bir gününde Hera ıssız bir yerde yalnız başına bulunuyordu. Birdenbire soğuktan üşümüş, titreyen ürkek bir kuğu kuşu geldi, onun nazik omzuna kondu. Üşüyen kuşa acıyan Hera onu yakaladı, ısıtmak için göğsüne koydu, elbiselerinin içine doğru kaldırdı. Halbuki bu kuş Zeus idi.
- Hera, dedi istiyorum ki, sen benim meşru karım olasın, büyük gözlü güzel Tanrıça, benim peşimden gel, Olympos'ta parlak bir taht üzerinde ve benim sağımda oturarak saltanat sür.
Bakire razı oldu. Düğün çok muhteşem oldu. Düğünde yerlerin ve göklerin bütün Tanrıları, perileri hazır bulunmuştu.
Düğüne yalnız Khelone adındaki bir peri kızı gelmemişti. Bu yüzden tembelliğinin cezasını çekmekte gecikmedi. Bu peri kızı ağır hareketin ve hantallığın sembolü olan kaplumbağa'ya çevrildi.




KEMER DERESİÇanakkale bölgesinde akan ve bugün adı Kemer Deresi olan, ufak bir çay vardır. Yaz günleri pek azalan bu çayın eski adı, "Simois" idi. Simois' siz, küçük ve değersiz bir dere olarak görmeyiniz O, Okeanos ile Tethys'in oğludur. Bir Anadolu deresi olduğu için Anadolu'yu istilaya gelenlere karşı, amansız bir kin besler. Nitekim Troia harbi sırasında Yunanlıları denize dökmek için diğer Anadolu ırmaklarıyla beraber, bu da coşmuş, yatağından dışarı çıkmış, feryat ederek, Yunanlıların üstüne atılmış,onları hayli hırpalamıştı.Ünlü kahraman Akhilleus, az daha onun sularında boğulacaktı. Fakat Yunanlıları koruyan tanrılardan Apollon tam öğle vakti, ansızın bulutlarından arasından çıktı da, bu coşkun çayı, ok yağmuruna tuttu. Güneş tanrısının ateşli okları, Kemer Deresi'nin sularını uçurmuş, onu yorgun düşürerek yatağına çekilmeye zorlamıştı.



















1 yorum:

Adsız dedi ki...

Bu kızılderili resimleri çok etkileyici...