26 Nisan 2007

DÜZENE UYGUN KAFALAR NASIL OLUŞTURULUR






E.A. Reuter



1


Okulda insanlar imal edilir. İnsan yapma olayına eğitim denir. Aile
çevresi, sinema, televizyon, tiyatro, radyo, gazeteler, kitaplar ve
afişler de bir anlamda okuldur. Yani tüm bilgi ileten yerler okuldur.

Nesneler araçlarla yapılır. İnsan yapma aracı ise
bilgidir.

İnsanların alışkanlık ya da şiddet gibi doğal olmayan
davranışları, aslında bilgilerinin sonucudur. Alışkanlıklarımızı da
bir ölçüde edindiğimiz bilgiler oluşturur. Bir insanın davranışları
yaşamının akışını belirlediği gibi, edindiği bilgiler de yaşama
biçimini belirler. Öyleyse okullarda yalnız insan değil, hayat da
biçimlendirilir.



Bilginin niteliği, onun insan yaşamındaki etkisinin araştırılması ile
kavranabilir.

Eğer bir aracın niteliğini daha iyi kavramak istiyorsak,
onun hangi amaç uğruna kullanıldığını bilmemiz gerekir. Aracı amaç
belirler. Amaçsız bir araç olamaz. Amacı olmayan hiçbir bilgi de
yoktur.

İnsan yapımında kullanılan bilgiler, "yapmak" istediğimiz
insan türüne uygun olmak zorundadır. Eğer onu bir tamirci yapacaksak,
veteriner yapan bilgiler kullanamayız.

Eğer gönüllü bir Federal Alman askeri olmasını
istiyorsak, ona elbet ineklere tapan birine gerekli bilgiler
veremeyiz.







2





Bize verilen bilgiler, kafamızın içinde yargı ve kanılara dönüşür.
Yargı ve kanılar, davranışlarımızı yöneten işleyişin birer parçasıdır.

Bu yönetim mekanizmasının en önemli dişlilerinden biri, bazı istisna
durumlar dışında, "davranışlarımızın tek yöneticisi olduğumuz"
kanısıdır. Davranışlarımızdan ve sonuçlarından her zaman aynı
derecede hoşnut kalmayız. Bir şeyi isteyerek yaparsak, hoşumuza gider
bu. Ama isteğimiz dışında davranmak zorunda bırakıldığımız
kanısındaysak, bu durum hoşumuza gitmez herhalde.









3



" Bu adam ne yaptığını bilir" cümlesi, bu adam, davranışlarının
nedenlerini anlıyor ve sonuçlarını kestirebiliyor demektir.

Davranışlarımızı incelersek, ancak istisna durumlarda, yaptığımız
şeyin bilincinde olduğumuzu görürüz.

Çoğu davranışlarımızın nedenini veya sonucunu ya da her
ikisini de kavramıyoruz. Tersini kanıtlamak için ne kadar örnek
bulmaya çalışırsak çalışalım, bilinçli davrandığımızı gösteren
örnekler genellikle azdır. Olayları seçtiğimiz hayat çevresi, ve bu
tür örneklerin yaşamımızda önemli ya da önemsiz bir yer tutup
tutmamaları fark etmez.

Bunu araba sürmek gibi gündelik ve sık rastlanan bir
olayda kolaylıkla görebiliriz. Çoğu şoför elleri ve ayaklarıyla
motorun neresini harekete geçirdiğini bilmez. Çok az şoför motoru
tanır. Ötekiler ise yalnızca uzun bir hareket zincirinin en son anını
bilir:

araba süratli veya yavaş gider ya da durur. Makinedeki çeşitli yatak,
piston, silindir ya da piston kollarının işlevini bilen şoför çok
azdır.



Bu örnek, bilginin yararı az mı çok mu tartışmasına yol açar. Arabayı
durdurmayı ya da çalıştırmayı bilmek yetmez mi? Motordaki yanma
olayının ayrıntılarını öğrenmemiz gereksiz değil mi? Ayağını gaz
pedalına basarak, hangi mekanik ve kimyasal süreçlere yol açtığını
kesinlikle bilen birinin, bunu bilmeyen diğer şoförlere göre daha
kazançlı olacağu doğru bile olsa, mühendislerin teorik bilgilerini
bütün şoförlerin öğrenmesinin, halka yararlı olacağı kuşkuludur.

Örneğin bir araba Sahra çölünde bozuluyor ve su kaynatıyor. Niye?
Çünkü arabadakiler motor kayışının naylon bir çorapla
değiştirilebileceğini bilmiyor. Buna rağmen teknik bilgilerin herkeze
gerekli olduğunu savunanlar azdır. On yıl içinde basit bazı teknik
bilgileri bilmedikleri için çölde kaç kişi öldü ki!



Araba örneği şunu gösteriyor: Bazı durumlarda insan, davranışlarının
nedenlerini kavrayamayabilir ve de bundan zarar görmez. En azından
şunu söyleyebiliriz: motorla ilgili kimyasal fiziksel bilgiler
şoförlerin yaşamını değiştirmeyecektir; onlar, bu bilgilerle ne
şoförlükten vazgeçecekler, ne arabayı daha yavaş, ya da daha hızlı,
veya daha güvenle süreceklerdir.

Davranışlarımızı beğenip beğenmememiz, söylediğimiz gibi isteğimize
göre ya da isteğimiz dışında davranmamıza bağlıdır. Arabaya ilişkin
teknik bilgiler edinmemiz, sonuçta arabanın çalışıp çalışmadığı
konusunda bir şey değiştirmeyecektir. Araba sürerken ne yaptığımızı
bilmemiz önemsizdir, doğru hareket yapmamız yeterlidir.

Bu durumda hareketlerimizi tam anlamıyla biz yönetmeyiz; bir pistonun
belli bir miktar benzin-hava karışımını 1/6 oranında sıkıştırması
bizim değil, mühendisin iradesidir. Buna rağmen davranışlarımızdan
memnunuz. Bu yüzden bizi başkasının yönettiğini fark etsek bile
düşüncemizi değiştirmeyiz.

Bu, bazı bilgilerin diğerlerinden önemsiz olmalarından ileri gelmez.
Bizi ilgilendiren arabanın çalışıp çalışmadığıdır. Bu ise





üreticileri denetlememiz gerektiği anlamına gelir. Tabii üreticilerin
çalışmayan araba satmaları olanaksızdır.

Ama otomobil üreticilerini denetleyemeyeceğimiz olaylar
da vardır, örneğin, araç-gereç ve makine parçalarının aşınması gibi.

Bu durumda daha doğru bilgiler edindikçe, davranışlarımızdan

(otomobil satın alma, otomobil kullanma) kuşkulanmaya başlarız.

Artık daha başka bir araba kullanmak isteriz, ama belli bir
konzernine (*) kafa tutmamız sonuçsuz kalır. Çünki diğer konzernlerin
üretimi üzerine gerekli bilgileri edinmemiz olanaksızdır. Yoksa
konzernlerin, Amerikan şirketlerinin yaptığı gibi laboratuvar
araştırmalarıyla sistemli olarak gereç ve makine parçalarının
dayanıklılığını azaltmasını kim kabul eder?

Neden, koşul ve sonuçlarını saptayamadığımız
davranışlarımız arttıkça, başkalarının davranışlarına neden, koşul ve
sonuç oluruz. Aslında başkalarınca yönetilen davranışlarımızı biz
yönetiyoruz diye avunduğumuz oranda, bizi başkaları yönetecektir.







* Konzern: Şirketlerarası birleşmenin türlerinden biridir. Konzernin
başı ana şirketi denetler. Ana şirket bağlı şirketlere hükmeder,
bunlar da kendilerine bağımlı olanları...

böylece nispeten küçük bir sermaye ile çok geniş üretim alanları
denetim altına alınır.













4





Bize yabancı olan bir sürü amacı gerçekleştirmemiz
olağandır. Öğrettiklerine, öğretenlerin yabancı olması gündelik bir
olaydır. Bir insanın bir şeyler yapıyor olması, yaptığını bilmesi
demek değildir.

Bilmediği amacı gerçekleştirmek, genellikle makinelerin
özelliğidir. Bir araba hedefine "bilmeden' ulaşır: O yönetilir.
Makineler gibi davranmamızın olağan bir şey olmadığı çok açık.

Konuşmak en çok karşılaşılan davranışlardan biridir.
İnsanların konuşurken söylediği şeylerin çoğu yanlıştır: Örneğin bir
sürü işçi "Para iş görür" der, halbuki iş gören para değil
kendileridir. İşçiler ve memurlar başkalarından duyduklarını söyler.
Dünyayı tersine döndüren bu düşünceleri nereden edinirler?
Okullardaki ve üniversitelerdeki düzenin iktisatçıları da yıllardır
aynı şeyleri savunuyor. Toprak, sermaye ve emek, "üretim
unsurları"dır. Tüm bunlara ("üreten") diyorlar.





Bu anlam çarpıtmalarının neden sonu gelmiyor? Sebep,
sonuçta aranmalıdır. Yukarıdaki üretim tanımlamasının sonucu işçiler
ve memurlarını sermayeyi kendileri ürettikleri halde, üretimde
sermayeyi kendilerinden üstün tutmalarıdır. Aslında bu alçak
gönüllülük bir etkilenmedir. Bu "iyi yurttaşların" bir özelliğidir.

Hangi koşullar binlerce öğretmenin, öğrencileri yıllar
boyu, tümüyle saçma sapan ve zararlı bilgilerle doldurulmasını mümkün
kılmaktadır?



New-Yorklular köyler ve dış ülkelerden gelen konuklarına
dünyanın en yüksek yapılarını gösterir. Empire-State yapısını sanki
kendi mülkleriymiş gibi gösterirler. Gerçek, bu görülmeyen değer
şeylerin birkaç iş adamının özel mülkiyetine olduğu ve gururlu New-
Yorkluların –diğer büyük batı şehirlerinde oturanlar gibi- bu
işverenler tarafından kent dışına sürüldükleridir. Birkaç düzine
simsar, konut ve arsa sahibi ticarethaneler evlere oranla daha çok
para getiriyor diye, binlerce insanı şehir merkezindeki evlerini
terke zorlar. İşçi ve memurlar zorunlu olarak şehir dışına giderler
(buralara şimdi banliyö deniyor), çünkü Amerikan hükümeti de, Alman
hükümeti gibi arsa spekülasyonu yapanları korur. Bügün, çalışanlar
yaşamlarının 1/10'undan fazlasını yolda geçiriyor. Avcıya yem olanlar
avcının mülküyle gururlanıyor. Çünkü, öğrendikleri şeyler arasında
ilişki kurmayı bilmiyorlar. Durumlarını değişmez görüyorlar.

Bir Batı-Alman ortaokul kitabından Kraliçe Mari-Terez
üzerine şu cümleler var: "II.Frederik'in bu büyük rakibesi, neşeli
bir kadın, inanmış bir Hıristiyan ve 16 çocuk anasıydı. Mari-Terez
kendisini tamamıyla ailesine adamak isterdi, fakat hükümdar olarak
yeri, onu yüce bir siyaset uğruna çabalamaya zorluyordu. Habsburg
hanedanının Avusturya veraset savaşı sonunda kurtarılmasını, onun
enerjisine borçluyuz. 23 yaşındaki prenses, Habsburg mirası ile
ilgili savaşı cesaretle üstlenmiş ve hanedanı uzun süre büyük güçlere
karşı savunmuştur... O erkek gibi savaşırdı ve yandaşlarına da aynı
inancı vermesini bilirdi.

Gerçi Silezya'nın kaybını derin acılarla kabullendi, fakat buna
rağmen dayandı ve devleti korkusuzca yeniden kurdu."

Bu metni ele aldığımızda şu sonuçları çıkarırız:
Avusturyalı askerler kraliçenin salonlarında avare avare gezinip
patlayıncaya kadar tıkınırlar. O ise uzun eteklerine takıla takıla,
Prusyalı askerlere karşı bir "erkek" gibi kimseden yardım görmeden
dövüşmekte. Fakat bir kadın tek başına bu kadar çok Prusyalıyla uzun
süre başa çıkamayacağından , "Silezya'nın kaybını yüreği kan
ağlayarak kabullenir"; yani özel mülkü Silezya ülkesini ve "kendi"
malı Silezyalılarını yitirir.

Bu tarih kitabının yazarı belli ki ne yazdığını bilmiyor.
Bu kitabı yıllar önce öğrenciyken öğrendiklerine inanarak yazmış.
Kopya çekerken de kafasına tek bir soru takılmamış. Okulda soru sorma
yöntemini öğrenmemiş. Tarihçinin bütün üzüntüsüne rağmen "derin
inançlı memleket anası"nın cesareti Avustralyalı askerlere pek
yaramamıştı, çoğu adına bu cesaret ölümle sonuçlandı. Ve Silezyalılar
için de, ha II.Frederik'in ve Prusya'lı generallerin, ha Mari-
Terez'in baskısı altında olmuşlar, pek farketmezdi herhalde.

Bu ahmakça masalın anlamı sonucunda yatmaktadır. Sonuç,
öğrencilerin gerçekdışı bir şeyi gerçek sanmaya alışmalarıdır. Ve
okul onlara haksızlığın haklılık olduğunu öğrettiği oranda,
öğrenciler de belli bir azınlık için, sağlık ve yaşamlarını da içeren
fedakarlıklar yapmaya alışırlar.

Çocukluktan gelen alışkanlıklar çok köklüdür. Bugün
Gunter Sachs'ın özel mülkiyetinde bulunan fabrikaların işçileri, alın
teriyle kazandıkları parayı, bu adamın kumara nasıl yatırdığını ve
kadınlara nasıl yedirdiğini okurlar. Ve bu haberleri okurken
öfkelenmezler. Kendi emeklerinin ürününü, bu tüccar-zamparanın ne
yaptığını, emeklerini çarçur ederken ne kadar becerikli ve zarif
davrandığını, gazete sahiplerinin sunduğu renkli baskılarda keyifle
okurlar. Okulun itaat masalları artık tesirini göstermeye başlamıştır.





Gunter Sachs'la karşılaştıklarında, dikkati çekmek istekleri, yüzüne
tükürmek isteğinden daha büyüktür. Mari-Terez'in yüzüne tükürülmez.
Yaptığı işin kaymağını hiç yorulmadan gaspeden patrona tükürmek
isteyen üretici, "iktidar" (devlet) tarafından engellenir: İşveren
onu kovacak, diğer işverenler işe almayacak, bir mahkeme onu
yargılayacaki, iş bulma kurumu paraca desteklemeyecektir.
Kuşatılmıştır o. Onun artık tek gücü yandaşlarının toplu grevidir.
Bütün bunlardan anlıyoruz ki, tükürmek bir işe yaramaz.

Gunter Sachs'la Mari-Terez aynı soyun bokudur.

Hamburg'un gecekondularında yaşayan bir çift, çocuğuna
Prenses Süreyya'nın adını takmış, çocuk geri zekalılar okuluna
gidiyor: Bu, aslında kibarlıklarını, yersiz yurtsuz insanların
varlığına borçlu olan kibar insanlara karşı, yersiz yurtsuz
insanların bir saygısıdır. Süreyya, fabrikada çırak olacaktır.
Yaşamında bundan fazlasına yer yoktur. Onun yaptığı iş yalnızca
Siemens ailesinin bir akrabasına ya da bir başka fabrikatör ailesinin
yakınına yılda bir Mercedes otomobili alabilecek kadar kazanç
sağlayacak. Oysa, bu Mercedes'in bir parçası Süreyya'nın olsaydı, bir
ev kiralayabilirdi,onu döşer ve tatile çıkabilirdi. Ölene dek ismi
onunla alay edecektir.

Bir Rus öyküsü şöyle başlar: Bir zenginle bir fakir
birlikte seyahat ediyorlarmış. Zenginin bir kısır atı, fakirin de bir
kısrağı varmış. Bir gece kısrak bir tay doğurmuş. Tay zenginin
arabasının altına yuvarlanmış. Zengin fakire: Tayı araba doğurdu
demiş..!











5





Akıllı olmamız, aptalca davranmamızı engellemez.

Bazısı şöyle diyecektir: Dikkat edersem başkalarının
amaçlarına alet olmam. Yalnız aptallar başkaları için yaşar.

Davranışlarımızı belirleyen koşulları biz saptamayız. Bu koşullar
hakkında bildiklerimiz bize verilen bilgilere bağlıdır. Bize hangi
bilgilerin verileceği konusunda etkimiz sınırlıdır. Kendimizde
eksikliğini duymadığımız bilgiyi aramayız. Belirli bilgileri
kullanmaktayız.







6





Çoğu insan, yaşamayı en büyük kazanç sayar. Buna rağmen
bu kazancı belli durumlarda tehlikeye atmaya hazırdırlar. Bu
durumlarda en azından başka kazançlar sağlayacağımız konusunda
umudumuz olmalıdır. Umut yeterlidir, güvence gerekmez. Umut bağlanan
kazancın belli bir büyüklüğü olmalıdır.

Hangi büyüklük, yaşam sevgisini yok edebilir? Ölüm
korkusunun benzeri olmayan gücünü düşünürse, çoğu insanın, hiçbir
kazancı hayatla değiştirecek büyüklükte bulmayacağı sonucu, bize çok
mantıklı gelecektir. Kötü yaşamak yine de ölmekten iyidir.

İşini kaybeden ve karısı ile çocuklarının geçimini nasıl
sağlayacağını bilemeyen adamın öyküsünü biliyor musunuz? Bir sirke
gider ve müdüre çok büyük bir ücret karşılığı çadırın en yüksek
noktasından, ağ germeden, doğrudan doğruya maneje, yani yere atlamayı
teklif eder. Müdür kabul eder. Adamın canına kıyacağına inanmak
istemez. Adam ölür, para karısıyla çocuklarına kalır.



Böylesi zorunluluklara hazır insanlara pek rastlanmaz.

20 ile 40 yaş arasındaki bütün erkeklere hayatları
karşılığında adam başı yarım milyon mark ödeneceği yolunda bir anket
yapılsa, büyük bir olasılıkla bir Alman bölüğünü oluşturacak sayıda
bile, hayatını satacak erkek çıkmaz. Bundan şu sonuca varabiliriz: iş
ölüme geldi mi, insan çok düşünceli ve temkinli oluyor.

Gerçek ise: Çoğu insanın hayatını karşılıksız verdiğidir.

Vietnamlılar'ın kurşunlarına hedef olmamak için Amerikan ordusundan
kaçan askerlerin sayısı her yıl artıyor. Ama Vietnam'daki Amerikan
savaşının başlangıcından beri ölenlerin sayısı bundan çok daha
yüksektir: 1971 yılı başında ölü sayısı yaklaşık 50.000 kişiydi.
Onların ölümüyle Amerika'da ne sığır eti ucuzladı, ne Amerikan
zencilerinin eğitim sorunu çözüldü, ne de su ve hava kirlenmesi
önlendi. Yoksulluk içinde yaşayan Amerikalılar'ın sayısı hala 30
milyondur. Aralarında ise bu kitle ölümlerinden kazançlı çıkmış olan
birini bulmak çok zor.

Buna karşın 50.000 Amerikalı'nın ölümünden, başka bir
yolla elde edemeyeceği ölçüde kazançlar sağlamış olan kişiler de var.
Onların bu kazancı sağlaması için, 50.000 Amerikalı vurulmalı ya da
havaya uçurulmalıydı, 50.000 ölü olmasa da olurdu, 45.0000 ya da
40.000 ölü de işi görürdü, ama ne var ki savaşta ölülerin sayısı
düşmanla birlikte saptanmaktadır.









7





Amerikan hükümeti savaşmak isteyince,özel silah
tüccarlarına başvurur. Silah tüccarları askeri donanımı, tüm silah
çeşitlerini, araba, uçak ve gemileri işçilere ürettirir ve hükümete
satara. Tüccarların silah satışını ve dolayısıyla kazançlarını
arttırmaları açısından, asker ve erzak yüklü gemilerin batırılması en
iyi çözümdür. Buna Vietnam savaşında pek rastlanmaz. Fakat yol
boyunca mayın tarlalarında kamyonlar sık sık havaya uçuyor. Bu silah
fabrikatörleri açısından çok iyidir.

Bazen, düşman hükümet de askeri malzeme satın almak üzere
bu tüccarlara başvurur. I.Dünya Savaşı'nda İngilizler Alman
askerlerini Krupp patentli bombalarla öldürmüşlerdi. Ve savaştan
sonra İngiliz Hükümeti Krupp Şirketine bombalar için 100 milyon
marktan fazla para ödemişti. Bir bölüm alman işçisi ve memuru
İngiltere'de üretilen Krupp bombaları ile havaya uçarken, sağ kalan
işçiler de savaştan sonra onarım masrafı olarak, bu bombaların
parasını ödemek zorundaydı.



Alman tüccarları, II. Dünya savaşında Adolf Hitler'in askeri,
siparişlerinden yaklaşık 60-70 milyon mark gelir sağladılar.

Ticaretin amacı, üç koyup beş almaktır. Sattığı her
silahla tüccar, birkaç mark daha fazla kudret toplar.

Para yalnız para olarak kalmaz: İşçilerin bin markı
tüketime, para babasının bin markı ise mülke dönüşür. Federal Alman
Hükümeti de ordusunun donanımını özel silah tüccarlarından sağlar.

Son yıllarda Alman Ordusunun 100'den fazla uçağı
düşmüştü, 1971 yılı başında bu sayı 135'di yani yaklaşık 700 ilkokul
parası. (Bu kitabın basım çalışmaları süresince bu sayının 4 kez
düzeltilmesi gerekti) Bir Starfighter uçağı 6 milyon mark eder.
Starfighter tipi uçaklar ise "Phantom" tipi uçaklarla değiştirilecek.
Bir "Phantom" 4 Starfighter uçağının tutarına eşittir.

Silahlar yıprandığı için sürekli değiştirilmeleri
gerekir.Savaş ise, silahları yıpranmaya kalmadan yok eder. Silah
modelleri daha çabuk eskisin diye, silah fabrikatörleri barışta da
sürekli yeni tip silah üretir. Her yıl hükümetimizin paramızın 8 ile
10 milyar markını, askeri malzeme ve silah üreten belli bir emek
tüccarı grubuna (Flick, Ötker, Thyssen, Siemens ve başkaları gibi)
verir.

Bu tüccarları tek bir dişliyi, tek bir fişeği, tek bir
kasketi ya da tek bir namluyu, malettikleri fiyatın daha fazlasını
kazanmadan satmazlar: Servetleri her siparişte biraz daha büyür. Bu,
silah üretmeyen tüccarlar için de geçerlidir. Ama silah
fabrikatörlerinin serveti hepsinden daha hızlı büyür.

Dünyanın en pahalı otomobillerinden birinin fiyatı
120.000 marktır. Bu Rolls Royce şirketinin "Gümüş Gölge" adlı
otomobilidir. Otomobil, elektrikle açılan pencerelerle, yüksekliği ve
eğikliği elektrikle ayarlananön koltuklarla, İngiliz derisi bir
döşemeyle, yün halılarla, otomatik yükseklik ayarlayıcısıyla
donatılmıştır, pencere kenarlarında ve kapılarda ceviz ağacı
kullanılmıştır. Bütün dünyada "Gümüş Gölge" satın alanların sayısı
yılda bini bulmazken; Volkswagen arabaları bir milyondan fazla
satılır.



Rolls Royce arabalarının seçkinliği, efsaneler yaratılmıştır. Örneğin
bir Rolls Royce yolda bozulursa, herhangi bir araba gibi değil, insan
bakışlarından sakınılsın diye bir mobilya kamyonuna taşınırmış. Böyle
bir araba bize çok pahalı gelir. Ama bir memurun yırtıcı kedi diye
adlandırdığı Alamn Ordusu panzerlerinin her biri, "Gümüş Gölgenin"
dokuz adedinin fiyatına eşittir. Amerikan askerleri 1967'den beri
Vietnam, Kamboçya ve Laos'a ufak cihazlar (Sensor) atıyorlar.
Bu "ufak casuslar"; yer sarsıntıları, ses ve gürültü aracılığıyla
Güney Vietnam'da bulunan bir elektronik beyine haber iletir. Bu
cihazlar sivri, metal borular içindedir, fırlatılınca toprağa
saplanırlar, cangıl bitkisine benzeyen yeşil bir plastik anten
toprağın 50cm üstünde kalır. "Abend Zeitung" gazetesinin Şubat
1971'de bildirdiği gibi, bu "ufak casuslar"ın yapım masrafları dört
buçuk milyar marktan fazla tutuyordu. (Bu gazetenin yazı işleri
kurulu bir sıfır fazladan koysa bile; bundan çok daha pahalı olan
silahlanma projeleri vardır.) "Savunma Bakanlığı"mız, Sensor
projesine harcanan bu parayla Friedrich Flick ve Münih'teki Kraus-
Maffei şirketinin diğer hissedarlarından 4.500 adet Leopard marka
panzer alabilirdi. Kıyaslamaya devam edersek, 40.000 adet "Gümüş
Gölge" otomobiline varırız. Silahlanmaya son verseydik, Batı
Almanya'da her aile birkaç senede "Gümüş gölge" türünden doğru dürüst
bir arabaya sahip olurdu.

Yalnızca, yüzbinlerce işçi ve memuru, şehir
büyüklüğündeki fabrikaları denetleyen emek tüccarları milyarlık
siparişler verebilir.









8



Belirsizlik içten olmamanın kötü bir biçimidir. Hem
doğruyu söylemeyen hem yalanı beceremeyen kişi, ister istemez lafı
eveleyip geveler. Buna karşın genellikle paçayı sıyırır, çünkü çoğu
insan soru sormayı görgü kurallarına aykırı bulur. Soru sormaktan
utanmak kötü bir eğitimin sonucudur.

Gerçekleri gizlemek için yalnız kişiler değil, kurumlar
da belli konularda bazen yıllarca belirsiz (muğlak) bilgiler verir.
Belirsiz bir şeyden söz edildi mi, çoğunluk artık ona anlaşılan bir
şeymiş gibi alışır. Biri ne kadar kapalı şeyler yazar ya da
söylerse , anlatımında gizli olan yanlışlar o kadar geç su yüzüne
çıkar.



Örneğin anayasanın birinci maddesinin şu cümlesi ilginç
bir belirsizlik içerir: "İnsan onuru dokunulmazdır." Bunu yasanın
yaratıcılarına sormadıkça ne demek istediklerini anlamamız
olanaksızdır. İnsan onurunun ne olduğunu bilsek de bilmesek de,
cümle "İnsan onuruna dokunamayız, bu olmaz" der. Fakat bu olur. İnsan
onuruna dokunmaktan daha kolay bir şey yoktur.

Bu yargının yaratıcıları büyük bir olasılıkla "insan
onuruna dokunmak yasaktır" demek istemiştir.

Oysa bunu yasalaştırmak istediklerinde, insan onurunun ne
olduğunu açıklamak zorunluluğu duymalıydılar. Hangi işlemlerin onura
dokunduğunu, ve karşılığında verilecek cezaları somut olarak
saptamalıydılar. Bunu düşünmüş olmalılardı, çünkü bu Federal Alman
Cumhuriyeti Anayasası'nın ilk cümlesiydi. Anayasanın yaratıcılarını,
daha Anayasa'nın ilk cümlesinde suçlamak budalalık olur.

Anayasa hazırlıklarına başlandığında, Alman aile
babalarının, insanların enselerine kurşun sıkarak onurunu
haklamalarının üzrinden henüz 2 yıl geçmişti. Yasa hazırlayıcıların
onuru, Alman yasasına herhangi bir biçimde sokuşturmak istedikleri
seziliyor. İnsan onurunu somutlaştırmayı kararlaştırdıklarında,
insanları küçük düşürmenin arkadan vurmaya oranla, daha kolay
olduğunu düşünmemişlerdi.

Bir aile 25 senede 80.000 ile 200.000 mark arası kira
öder.

Böylece çoğu evin maliyeti ödenmiş olur. Ev sahibinin ödediği
kiralarla yeni bir ev sahibi yapmak; polis zoruyla buna zorunlu
tutulan kiracıların onurunu zedelemez mi? Ya aç kalmaya ya da bay Abs
([1]) için günde bir iki saat karşılıksız çalışmaya zorunlu olması
bir tornacının onurunu zedelemez mi?





İnsan onurunun, ev sahipleri ve fabrikatörlere pahalıya malolduğunu
anayasa yazarları anlamışa benziyor. Yanlış garsona verilen bahşişi
geri alırcasına, insan onurunun gerçek karakteri ortaya çıktıktan
sonra, bu ilkeyi tekrar anayasadan çıkarmalı mıydı? Böyle bir
soğukkanlılığa ihtiyar ikiyüzlülerin sinirleri dayanamamıştır.
Korumak istemedikleri şeyleri dokunulmaz gösteriyorlar.

Okullarımızda ders konuları insandan uzaklaştıkça, daha kesin ve açık
oluyor. Konular ne kadar yararlıysa o kadar anlaşılmaz oluyor.
Eğitimcilerimiz ve kitle haberleşme araçları özellikle toplum düzeni
ve devlet diye adlandırdıkları, kısacası iç ve dış yaşamımızın tümünü
yöneten kuvvetleri hakkında konuşurken oldukça kapalı şeyler
söylüyorlar. Okulların bize devletin niteliği üzerine verdiği
bilgiler gereksiz ve sıkıcıdır ve de düşüncemizin gelişimini önleyen,
altından güçlükle kalkabileceğimiz bir yüktür. Can sıkıntısı,
başkalarının istekleri olduğunu bilmeden bizim bu isteklerle
ilgilenmeye zorunlu tutulmamızdan kaynaklanır. Ders hiçbir bilgi
iletmez, çünkü herşeyden önce başkalarının isteklerini açıklamak
zorundadır. Öğretmen bizim isteklerimiz doğrultusunda bilgiler
verseydi, daha önce öne sürdüklerini, yani dersi sıkıcı ve anlaşılmaz
kılan bilgileri yadsımak zorunda kalırdı. Parlamentoda 520 ya da 508
milletvekili bulunup bulunmaması, hangi partinin daha çok sandalyeye
sahip olduğu önemsizdir. Böylesi ayrıntılar bilgi iletmez, tersine
bilgileri gizler.

Bizce; milletvekillerinin kararlarını nelerin etkilediğini ve
yetkilerinin sınırını öğrenmek daha ilginçtir. Çeşitli
milletvekilleri, sonucu önceden başkalarınca saptanan oylamalarda,
sadece parmak kaldırdıklarından yakınmışlardır.

Okullarımızdaki bu durum, öğretmenlerimizin suçu değildir.

Aralarından birçoğu, devletin niteliği üzerine çok az şey bilir.
Belirsizlik tüm kurumlarca –yukarıdan aşağıya- iletiliyor.
Eğitimcilerin devlet ve hukuk hakkında bilgisizliği, bu konuların
bize çok yararlı olduğunu kanıtlamaktadır.



Devletin partiler üstü olduğu, fakir zengin ayrımı yapmadığı, bize
verilen dersleri hazırlayanların en çok beğendikleri tezdir.
Hepimizin buna katılıyor olması, tezi özellikle önemsediklerinin
kanıtıdır. Şu cümleyi herkes bilir: Bütün insanlar yasa önünde
birdir. Devlet mekanizmasının en önemli parçalarından biri de
yargıçlık makamıdır. Öğretmenlerimiz yargıçların bağımsız olduğunu
söylemekle görevlidir. Yargıcın işlevinin klasik anlatımı şöyledir:
Sağ (doğru) tarafta devlet haklarını koruyan adam, yani savcı, diğer
tarafta ise sanık ile avukatı bulunur. Ortada partiler üstü yargıç
oturur. O kimseye bağımlı değildir, yasalara göre yargılar diyor
öğretmenlerimiz. Zaten sorun da onun yasalara göre yargılıyor
olmasıdır.

Yasalar insanlarca yapılır. Kimse kendine karşı yasa yapmaz.

Bir yoksulun aklına "Çalmamalısın" demek gelmez. Zengin, önce kendi
varlığıyla hırsızı yaratır, sonra da hırsızlara karşı yasalar yapar.
Başkalarının malına yönelen hırsızlıktan korkar. Oyunun kurallarını
saptayan, kendisini kazançlı çıkaracak kurallar koyar. Ondan oyunu
kaybettirecek kurallar saptaması beklenemez.

Vietnamlı çiftçiler Amerikalı generallerin saptadığı oyun
kurallarına uysalardı, kendi kendilerini öldürmeleri gerekirdi.([2])

Yasaları kimin yaptığını bulmak istiyorsak, bu yasaların
sonuçlarını gözlemeliyiz. Ev sahibi olmak isteyenler, ancak konut
değerinin beş ile on katı haraç ödemeyi kabullenirlerse, konutlarını
kullanabilirler, bu da, konut şirketleri, bankalar, arsa vurguncuları



ve kiralık konut sahipleri hesabına, konut yapımı için gereken
süreden beş ile on kat fazla çalışmak demektir.

Eğer halk, anayasanın ona verdiği haklara gerçekten sahip
olsaydı, sonuçları eşkıyalıktan farksız olan yasalar yapmazdı.
Anayasanın anlattıklarına güvenilmez. Anayasa yalan söylemektedir.

Öğretmenlerimiz Yunan tarihinden söz açınca, sınıflarda
nurani bir hava eser. Öğretmen kuşakları, yıllar boyu insanları hor
gören bir yüzeysellikle Atina devletinin toplumsal ilişkileri üzerine
saçmalar. Atina devletinin olağan görünüşünü kendi ilişkilerimize
uygularsak, Federal Alman Cumhuriyeti demokrat bir devlettir, çünkü
1600 milyoner istediğini yapmakta serbesttir. Her yetişkin Atinalı
erkek yurttaşın payına 18 köle düşüyordu. Okul kitaplarımızda
Atina'daki toplumsal ilişkiler anlatılırken, 365.000 kölenin
varlığının unutulması, birtakım şeylerin gizlendiğini düşündürüyor.
Mantık yasalarına göre, eğer Atina devleti demokratsa, 365.000 köle
insan olamaz.

Atinalı yargıçlar yasalara çok sıkı uyarlarmış. Ama
yasalar 20.000 asalaktan oluşan bir azınlık tarafından, 365.000
çalışana zorla kabul ettirilmişti.

Yasaların anlam taşıması için onlara uyulması gerekir.
Eğer küçük bir topluluğun istekleri yasalaşacaksa, bu topluluk
çoğunluğu kendi isteklerine uymaya zorlayabilmelidir. Yasa,
güvenliğini şiddetle sağlamışsa yasadır. Küçük bir topluluğun
çoğunluğa egemen olması, ancak büyük maddi giderlerle sağlanır.
Zenginlik baskının bir koşuludur. Zengin olmayan, şiddet kullanmaya
ve yaşamını tehlikeye sokmaya hazır insanlar satın alamaz; parasız
silah da üretilemez. Zenginlik; haydutluk, savaş, kölecilik ya da
emek sömürüsüyle sağlanabilir. Eski çağlarda yalnızca kölelerin
çalıştığı "fabrikalar" vardı. Çalışma yüzyıllarca kölelikle bir
tutuldu. "Marksist Ekonomiye Giriş" adlı yazısında Ernest Mandel'in
bu konuya ilişkin kısa ve yerinde birkaç cümlesi var; en iyisi onları





buraya aktarmak: ([3]) "Bir insanın yalnız kendi asgari geçimini
karşılayacak üretimi yapabildiği bir emek üretkenliği düzeyinde
toplumsal bölünme ve herhangi bir toplumsal farklılaşma olanaksızdır.
Bu koşullarda, bütün insanlar üreticidir ve aynı yoksul ekonomik
düzeydedir."

"Emek üretkenliğinde bu düşük düzeyin ötesindeki her
artış, küçük bir fazlayı olanaklı kılar. Bir ürün fazlasının
oluşmasıyla, insan elini kendine yetenden fazlasını üretmesiyle
birlikte , bu fazlanın nasıl paylaşılacağının mücadelesi için
koşullar da hazırlanmış olur."

"Bu noktadan sonra, bir toplumsal grubun toplam ürünü,
sadece üreticilerin asgari geçimlerini karşılamak için gerekli olan
emekten ibaret değildir. Bu emek ürününün bir parçası, toplumun bir
bölümünü kendi asgari geçimi için çalışmaktan çıkarmak amacıyla
kullanılabilir."

"Böyle bir olanağın bulunduğu durumda toplumun bir
kesimi, egemen sınıf durumuna gelebilir. Toplumun bu kesiminin
başlıca özelliği, kendi geçimi için çalışmak ihtiyacından kurtulmuş
olmasıdır."

Egemenlik emek ürünlerinin denetim altına alınmasıdır. Bu
sağlandı mı, zenginlik kaynağını oluşturur. Siyaset zenginliklerin
bölüşüldüğü yerde oluşur. Tüm siyaset, mal bölüşümünden ibarettir.
Zenginlikler, bölüşüm ve korunmada da kendilerini uzman görürler. Bu
uzmanların toplamına Hükümet ve Yönetim denir. Zamanla bu uzmanlar
daha fazla bağımsızlık kazanır. Zenginler ve bölüşüm uzmanları
arasındaki ilişki gözden kaybolur.

İlk insanlar, diğerlerini baskı altında tutmak ve
sömürmek için adam kiralayacak kadar zenginleşince, bugün devlet
dediğimiz şey meydana çıktı.





Devlet, bu haydut çetesinin gelişimidir. Yasalar zengin köle
sahiplerinin istek listelerinin gelişimidir. Friedrich
Engels "Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" adlı kitabında
devletin oluşumu üzerine şunları yazıyor: ([4])

"Bütün faaliyet kollarındaki- hayvancılık, tarım, ev
sanayii – üretim artışı, insanın çalışma gücüne , kendisine,
gerekenden daha çoğunu üretmek yeteneğini kazandırdı. Bu, aynı
zamanda, her gens, ev ortaklığı ya da karı-koca ailesi üyesine düşen
günlük iş tutarını arttırdı. Yeni çalışma güçlerine başvurmak gerekli
hale geldi. Savaş bunları sağladı: Savaş tutsakları köle haline
getirildiler.

...Çapul savaşları, yüksek askeri şefin de, ast şeflerin
de iktidarlarını arttırır; bunların ardıllarının (haleflerinin) aynı
aileler içinden seçilmesi adeti, özellikle babalık hukukunun
girişinden sonra, yavaş yavaş önce hoş görülen, sonra hak olarak
istenen, ensonunda da gasp edilen bir kalıtım (veraset) haline gelir;
soydan geçme krallığın ve soydan geçme soyluluğun temeli kurulmuş
bulunur... Kendi işlerini özgürce düzenlemek hedefine sahip bir
tribüler örgütlenmesiyken, komşularını soyan ve ezen bir örgütlenme
olur; ve sonuç olarak, (bu yeni örgütlenmenin –K.S.) önceleri halk
iradesinin araçları bulunan organizmaları, kendi öz halkına karşı,
özerklik egemenlik ve baskı organizmaları haline gelir. (Friedrich
Engels'in yazısı toplumbilim dersine mükemmel ve ilginç bir temel
olabilir. Bu, tarih kitaplarımızdan daha çok bilgi veren bir
çalışmadır. Ama hiçbir okulda kullanılmaz.)

Ayrıca yalnız sıradan yurttaşlar baskı altında tutulmaya
elverişlidir. Atinalılar polis olarak köleleri kullanırlardı. Kim
baskıyı kendine iş edinmişse, o, ezilmişliğin tipik bir örneğidir.



Ordu ve poliste mutlak disiplinin, anlamsız talim ve terbiyenin böyle
büyük bir rol oynamasının en derin nedeni budur. Soru sormaya alışkın
olan, kötü bir ezilmiş, dolayısıyla kötü bir bekçidir. Yürürlükteki
kuralların yasal olup olmadığını düşünebilen biri, sıkıyönetim
yasalarının belli durumlarda gerektirdiği gibi, insanları nasıl
vurabililir, nasıl süngüler ya da işçilere nasıl ateş edebilir? Alman
polis ve ordusunun bugünkü eğitiminde, yine aynı köle terbiyesi
uygulanıyor, yoldaşlarına ihanet eden bekçiler kullanılıyor.
Nazilerin toplama kamplarındaki en güvenilir bekçiler tutuklulardı.
(Ordunun demokratikleştirilmesi, dışa karşı çarpışma gücünü, savunma
sırasında değil, yalnız saldırı savaşlarında azaltır.
Demokratikleşme, herşeyden önce içe karşı çarpışma gücünü azaltır.)

Geçmişte, bildik hiçbir insan toplumu yoktur ki, devlet,
azınlığın çoğunluğu ezdiği bir mekanizma olmasın. Bu, Atina ve
Roma'daki köleci toplumlarda olduğu gibi, feodal toplumlarda da
böyledir. Serfler ayaklandıklarında, o zamanki efendilerin ideologu
Martin Luther: "Nasıl kuduz bir köpeği öldürmemiz gerekiyorsa, bunlar
da (yani ayaklanan köylüler) her yerde böyle vurulmalı, parçalanmalı,
gırtlaklanmalı ve bıçaklanmalıdırlar." İşte sahte sofu prensler;
yasa, düzen , yargıç, cellat, polis ve askerlerin yardımıyla bunları
gerçekleştirdi. Kiliseler bugün bile egemenlik tanrıdan gelir
diyorlar. Oysa her tanrı egemenlikten gelir daha doğru olurdu.

Geçmişte devletin, azınlığın çoğunluğu ezmek için
kullandığı bir araç olduğunu eğitimcilerimiz hemen hemen hiç yadsımaz.

Ciddiyetle sorulduğunda, Atina demokrasisinden de vazgeçmek zorunda
kalırlar. Dahası I. Dünya Savaşından önceki Avrupa toplumlarının
sömürü toplumları olduğunu; geçen yüzyıl İngiliz yasalarının
çocukların maden ocaklarından çalışarak ölümüne izin verdiğini itiraf
edeceklerdir. (İşadamları işgücünü bu kadar çabuk yok etmenin israf
olduğunu anlayınca, devlet bu yasaları değiştirdi.)





Bugün okuldan, televizyondan ve gazetelerden edindiğimiz
bilgilere göre, demokratik bir ülkede yaşıyoruz. Peki iktidarın
çoğunluğun eline geçtiği tarihi nokta hani?

Zenginler ve iktidar sahipleri her zaman, fakir ve
sömürülenlere devletlerinin adil olduğunu söylemişlerdir. Devletin
tarihi boyunca, ezilenler, bir önceki toplumun ezenleri üzerine
açıkça konuşabilmişlerdir. Kendi toplumlarının eleştirisi ise her
zaman (çoğunlukla ölümle) cezalandırılmıştır. Topluma yapılan
eleştiri ister istemez, yöneticilere yönelen eleştiridir.
Yöneticiler, beyinler de yönetmeselerdi, yönetici olamazlardı.

Yurttaşların çoğalması ve üretim yöntemlerinin
geliştirilmesiyle birlikte, zenginlik ve dolayısıyla onu koruyan
mekanizma da gelişir. Bu mekanizma daha da karmaşıklaşır. Kudretliler
daha kudretlilerle iktidarı bölüşmek zorundadır. Tek başına bir
zenginin devlet işlerine karışması, giderek artan etmenler nedeniyle
olanaksızlaşır. Zenginler haksızlığın dengesini bozmamak için bu
etmenleri önemsemek zorundadır. Aralarındaki anlaşmazlıklar büyürse,
ezilmişlere karşı yerleri tehlikeye düşer. Böylece zenginlerin
korunma mekanizması olan devlet, belli bir bağımsızlık kazanır.
Devlet yalnızca iktidar sahiplerini mülksüz yığınlardan korumakla
yükümlü değildir, aynı zamanda zenginlerin yığınları belli bir
biçimde kışkırtıp, yığınların zenginlere karşı ayaklanmasına yol
açmalarını da önlemek zorundadır. Bazen zenginlerin çıkarı uğruna,
devletin tek bir zengine karşı cephe alması gerekir.

Devlet mekanizması yalnızca bağımsızlaşmakla kalmaz,
üretimin gelişmesi ile büyür ve karmaşıklaşır. Daha çok insan daha
çok üretir. Üretim yöntemlerinin geliştirilmesi, üreticiler üzerinde
etkisiz kalmaz. Bu gelişmeyle daha kısa zamanda daha çok değer
üretirler, diğer taraftan ilerleme, üreticilerden daha fazla bilgi
ister. Çok bileni yönetmek güçtür. Batı Alman okullarındaki kadar
yetersiz bir üretim bile, herkesin kendi başına yeni bilgiler bulma
ve kitle haberleşme araçlarını gizlediklerinden yeni olgular çıkarma
yeteneğini geliştirir.



Daha büyük zenginlikler yaratmada insanı yetkinleştiren
bu özellikler, onun daha çok ezilmesine yol açar.

Üretim yöntemleriyle birlikte, baskı yöntemleri de
gelişir. Bu daha incelmiş bir mekanizmayı gerektirir. Polis,
tutukevleri ve askeri yönetim yeterli olmaz.

Devlet, yurttaşların yeni tür yönetiminde iki gelişimle
karşılaşır. Birincisi: Egemenlik mekanizması gittikçe daha
karmaşıklaşırve egemenlik altında tutulanlar için daha anlaşılmaz
olur; ikincisi: Kitle haberleşme araçlarının son yıllardaki
gelişimidir. Artık ülkemizde televizyon, radyo ve basının erişemediği
hiç bir köşe yoktur. Ostfriesland'daki balıkçılarla Fransız
İsviçresi'ndeki otel müşterileri, aynı anda hem meclis oturumları hem
de reklamlarla şaşkına döndürülebilir. Aşağı yukarı bütün iletişim
yöntemleri zenginleşir ve devlet temsilcileri tarafından denetlenir.
Sendikal basın da bu baskıya karşı fazla bir şey yapamaz. Sendikal
yönetimin bir kısmı egemenlik mekanizmasına aittir. Bu her yerde
hazır ve nazır iletişim mekanizması ve okulun, küçük yaştakilerin
korumasız beyinleri üzerindeki etkisi, akıllı insanları bile, ölüm
fermanları kendi elleriyle hazırlatacak kadar aldatabilir.

Bir yandan devlet işlerinin denetimsizliği yani
anlaşılmazlıkları artarken, diğer yandan bu belirsizliği
derinleştirecek devlet olanakları da gelişir. Yasalar ve vergi
politikası, insanlara hükmetmede kullanılan bu en önemli iki aracın
gizli emelleri hiçbir yoksul tarafından anlaşılamaz. Devlet
mekanizmasını anlayamayan zenginlerse uzmanların bilgisini
kiralayabilmektedir.

Çoğu yurttaşın "devlet partiler üstüdür" tezini
düşüncesizce kabullenmelerinin nedenleri; işlerin yoğunlaşmasıyla
devletin eriştiği göreli bağımsızlık, belgelerin anlaşılmazlığı ve
devletin beyinler üzerindeki yoğun etkisidir. Tez haklıdır, ama
devlet birinin üstünde ötekinden yüksek duruyor.





"Azınlığın egemenlik aracı olan devlet, çoğunluğun eline
mi geçti?" sorusu, devlet temsilcileri ve işveren gazetelerinin
kanıtlarını kabullenirsek, yanıtlanamaz. Çoğumuzun bilgisi böyle
kanıtları teker teker çürütmek için yetersizdir. Eğitimcilerimize ya
da televizyon yorumlarına kulak vermekle, demokratik bir ülkede,
Atinalılar'ın tersine, yaşayıp yaşamadığımızı saptayamayız.

Gördüğümüz eğitimin sonucu olan bu sorunun
tartışılmasında düşülen çaresizlikten, yasaların sonuçlarını,
eğitimin sonuçlarını, kitle haberleşme araçlarının ilettiği
bilgilerin sonuçlarını incelemekle kurtulabiliriz. Resmi belgeleri
anlamamız gerekmez, bunların neyi etkilediklerini öğrenmemiz
yeterlidir, böylece neyi etkilemeye zorunlu olduklarını anlarız. Şu
büyük sözün anlamı budur: Bir şeyi meyvesinden tanıyacaksın.





9



1914 yılının yaz sonunda başka devletlerin yurttaşlarını
öldürmek üzere ailelerini terk edenler, aslında Krupp'un altın kenefi
uğruna şehit oldu. Bir barışseverin son yirmi yılı içeren fotoğraf
koleksiyonu var. Resimlerde, sağ kalan askerlerin yüzleri paramparça.
Bunlara az rastlanır çünkü yaralılar tanınmaz hale gelen yüzleriyle
insanları korkutmamak için evlerinden çıkmazlar. Böyle bir yüz
taşımak zorunda kalan biri, "yurdu için kendini feda ederek" bir
fabrikatörü biraz daha zenginleştirmekten, dolayısıyla da kudretini
arttırmaktan başka bir şey yapmamıştır. Başkalarının amaçlarına araç
olmuştur o. Yaptıklarından hoşnut olması bir yanılgıydı. Kudretlinin
altın bok evi için yüzünü parçalatmak kendi yararına değildi elbet.

Bazı durumlarda insanın, davranışlarının nedenlerini
kavrayamadığı ve de bundan başka zarar görmediğini anlatmıştık. Ama
iki dünya savaşını başlatan Alman hükümetlerine karşı gösterilen
itaat bu tür davranışlardan değildir. Alman işçi ve memurlarının
başka bilgileri olsaydı-kendileri ve ailelerinin yaşamları için
yararlı olanı gösteren bilgiler-silahlarını alır, Nazilere, hükümet
üyelerine ve silah fabrikatörlerine karşı doğrulturlardı. Vietnamlı
köylü ve işçilerin toprak ağalarına yaptıkları işte budur.



O zamandan kalma bir sürü mektuptan ve belgesel filmden,
genç erkeklerin coşkuyla mermi yağmuruna doğru koştuklarını
biliyoruz. Bu belgelerin incelenmesiyle, yaşamlarına neden bu kadar
az değer verdikleri bir anda öğrenilemez. Sık
sık "anayurt", "kahramanlık" ve "büyüklük" sözü geçtiği için, okuyucu
mektuplardan pek bir şey anlamaz. Bu insanlar makinalaşmışlardı.

Ölüme giderken hiçbir özel amaçları yoktu. Heinrich Mann, Leonhard
Frank, Jahannes R. Becher gibi birkaç yazar dışında, tüm Alman
aydınları, yazarları, Alman Kayzerinin savaş ilanı karşısında
büyülenmişlerdi.

Sözleri öyle cesurcaydı ki, eğitim plancılarımız bugüne
dek okuma kitaplarımıza alamadılar.

Milyonlarca ölü ve sakat bir yana: Savaş sonrası Almanya,
Birinci paylaşım savaşından sonra olduğu gibi daha küçülmüştü. Alman
işçileri daha önce zorunlu olmadıkları halde, savaştan sonra talaş
yediler. İkinci paylaşım savaşından sonra milyonlarca ev yerle bir
olmuştu. Ölü sayısı da 55 milyona yükselmişti: Birkaç yüz tüccarın
servetinin büyümesinden başka hiç kimse için bir yarar sağlanmamıştı.
Azınlığın büyüyen serveti, çoğunluğun bağımsızlığını
kuvvetlendiriyordu.(Birinin sahip olduğu üretim yerleri nedenli büyük
ve sayısızsa denetimindeki işçiler ve memurlar da o denli çoktur.)

Peki ne zaman kendi amaçları ve ne zaman başkalarının
amaçları uğruna ölündüğünü anlamak için orta derecede bir zeka
yeterliyse o zaman bu savaşta neden zeki Almanlar da ölmüştü? Buna
verilen karşılık şudur:

"Almanya'nın savaşı kaybedeceğini bilemezlerdi." Bu, yeni
yargılar çıkarabileceğimiz güzel bir yanıttır. Bu yanıt "Almanya
savaşı kazansaydı, ölüler yalnız ordu müteahhitlerine değil, sağ
kalan Alman işçi ve memurlarına da kazanç sağlayacaktı." anlamına
gelmektedir.





Hangi kazançlar?

Çalıştığı fabrikanın alanının büyümesi, lehimci bir
kadına ne gibi yararlar sağlayabilir?

İngiliz ve Fransız işçilerinin durumu II. Dünya
Savaşından sonra, "yendikleri" halde daha kötüydü. Galibiyete
gelince, onu bir ülke diğerine karşı kazanmaz. Savaş yoluyla kudret
ve gelir kazananlar, aslında savaşta kudret ve gelirlerinin ya da
hayatlarını kaybedenleri yener. Amerikalı tüccarlar Vietnam'da
Amerikalı işçileri yeniyor.

Bir başka ülkenin ele geçirilmesi sağ kalan işçi ve
memurların gelirlerine zam getirse bile, bu hiç kimsenin kendini
vurdurması için yeterli bir neden değildir. Meslektaşlarının %20
oranında zam alması için savaşta ölümü göze alan bir sürü erkek çıksa
bile, işçiler savaşı kaybedeceklerdir: Ele geçirilen ülkenin işçileri
onların ücret zamlarını ödemek zorunda kalacaklardır. Kazançları,
yabancı meslektaşlarının sömürüsüne dayanacaktır. Yeniden
savaşılsaydı, sonuçta kurban yine iki tarafın işçileri olurdu.

Düşman generalleri zaferi bize garanti etseler bile,
savaşmak yarasız olurdu. I. Ve II. Dünya savaşları çeşitli ülkelerin
işverenleri tarafından işçilere ve memurlara karşı yapılmış ve onlara
karşı kazanılmıştır.

Neden Alman işçileri ve Alman aydınları 1974 yılında her
ne olursa olsun asker olmanın yanlış olduğunu hesaplamadılar? Neden o
zaman İşçi Partisi, Alman Sosyal Demokrat Partisi Reichstag'da
hükümetin hükümetin savaş kredilerini onayladı?

Bu paranın katettiği yolu düşünürsek, hükümet, bir
yasayla tüm ücretli ve aylıkları ücret ve aylıklarının bir kısmını
yurt adına doğrudan doğruya Siemens, Thyssen, Krupp, Flick ve
başkalarının hesabına yatırmalarını sağlasaydı, iş daha da
basitleşmiş olurdu. Hükümet, pekala milyonerler yararına bir hayır
haftası da düzenleyebilirdi.

Her iki dünya savaşı sonunda, delice ve kanlı bir
dolambaçla erişilen şeyler bunlardı.



Emek ürünlerinin birkaç büyük işverene doğrudan doğruya dağıtılması
işçilerin hoşuna gitmeyecekti. İşte bu durum savaş dolambacını
gerektirdi.

Bu yüzyılda birkaç yüz işadamının kazancından başka, 60
milyon insanın uğruna yaşamını yitirdiği bir kazanç yoksa ölüm
korkusunun insanları başkalarının amaçlarını gerçekleştirmek
zorunluluğundan korumadığı doğrudur. Delice olan fark edilir; onu
tanımaya gerek yoktur.

Yaralanmayacağını ümit eden biri kalbine bıçağı saplar.
Yalnızca çıkarlarımızın dikkatlice hesaplanması bizleri, bile bile
girişilen intiharlardan korur.

Ailemizin ve dedelerimizin gittiği okulları onlar için
öldürücüydü. İnandıkları gazeteler ve radyo kurumları intihar
yollarını gösteriyordu. Onlara yaşamları ve ailelerinin geçimi için
gerekli olan bilgi ve düşünme yöntemlerini öğretmediler.
Ailelerimizin ve dedelerimizin gözleri öylesine kamaşmıştı ki,
kasaplıklarını ve kurbanlık koyun gibi kesilmelerini yararlı bir
işmiş gibi görüyorlardı. Ne için kullandıkları konusunda yargıya
varmalarında kendilerine yardımcı olabilecek hiçbir şeyi
öğrenmemişlerdi. Bu yüzden onlarla makineler arasında bir benzerlik
vardır. Okul tüm önemli olaylarda hayatlarını kurtaracak olan "kimin
yararına?" sorusunu sormaya alıştırmadı onları. Tüm resmi öğrenim
tantanası onları yetenekli kurbanlık koyunlar yapmak dışında hiçbir
şey vermemiştir. Kurbanlık koyun yetiştirmek, bu hayvanlar ezbere
şiir de okusalar, asla kültürel başarı değildir.





10





3 Aralık 1970 Perşembe günü akşam saat 18.40'da ikinci televizyon
kanalı "Taçlar başlar, Büyük Britanya Kraliçesi II. Elisabeth
Geleneklerle yaşamak" adlı bir program yayınladı. Ekranda, nöbetçi
askerlerin kraliçe önünde yaptıkları soytarılıklar gösterilirken,
spiker: "Kraliçe Elisabeth en zengini olmasa bile, dünyanın en zengin
kadınlarından biridir... 50 yarış atı barındıran ahırı var... güzel
hayvanlar, hepsi aynı boy ve aynı renkte... Her yıl atların eğitimine
55 milyon mark harcar" diyordu. Spiker, parası olmayan
insanlardan "sıradan ölümlü" diye söz ederken gır gır geçmiyordu. Bu
metinden sonra Hyde-Park kısaca tanıtılıyordu:

"Hyde-Park'ta Krallığa sataşmadan herkes istediğini yapabilir ve
söyleyebilir." Bir tören sonunda: "Kraliçe geçen her birliği
selamlıyor... dokunaklı bir görünüm... Onun demir disiplinini
alkışlamak gerek.



Metnin yazarı, sanki nöbetçi askerlerin yarasız kukla
hareketlerinin zorluğa Kraliçe katlanıyormuş gibi, Kraliçe'nin "demir
disiplini"ni alkışlıyor. Sanki Grundig Şirketine yürüyen banttaki
işinden az önce paydos eden işçi kadın oymuş gibi. Hitler'in içki ve
sigara içmediğini öğrendiklerinde, bazı ailelerimizin gözlerini kör
eden işte bu hayranlıktır. Eğer bütün yaşam bir zevkse, bazı
zevklerden vazgeçmek, marifet değildir.

Kraliçe'nin dünyanın en zengin kadını olması programcıyı
rahatsız etmedi. Altı bin İngiliz ailesinin geçimini sağlayan bu
kadar çok parayı Kraliçenin her yıl sayısız eğlencelerinden birine
harcaması, onu ilgilendirmiyor. Kraliçenin her yıl sayısız
eğlencelerinden birine harcaması, onu ilgilendirmiyor. Kraliçenin
neden insanların eğitimine her yıl 55 milyon mark harcamadığını
sormayı düşünmedi. Onun için olağan olan şey akla sığmayandır.
Kendisinde kuruş olmadığı halde, Kraliçe'nin zenginliğinden dolayı
seviniyor. Onun beyni tam yurttaş beynidir.

Böyle bir metnin yazarını azarlamak hiçbir yarar
sağlamaz. O delice ilişkilerden söz ediyor, fakat deliliği göremiyor.
Toplumsal mekanizma hakkında bilgisi yok. O, Hyde-Park'ta geniş fikir
özgürlüğüne rağmen Krallığa sataşılamadığını söylüyor, ama bu
yasakla, Kraliyet serveti arasındaki ilintiyi görmüyor. Konuşma
özgürlüğünün, saray serveti üzerine hiçbir tartışmaya yol açmamak
için kısıtlandığını görmüyor. Tartışma, yurttaşları bu serveti haklı
gösteren nedenler bulmaya zorlamak demektir. Fakat Kraliçe
zenginliğini haklı çıkarıcı hiçbir neden olmadığını bildiğinden,
Krallık servetinin kaynağı ve anlamı üzerine tartışması yasaklanmıştı.

İnsanlar tartışırlarken, kendileri gibi düşünen başka
kişiler de olduğu saptarlar. Bu onların kendilerine olan güvenlerini
kuvvetlendirir. Dayanışma içinde kazanılan pratik, eyleme dönüşür.
Eylem tartışmayı getirir. Kraliçenin köpeklerinin gümüş tabaklarda
yemesi domuzluk olduğunda herkes birleşse bile, bu elden geldiğince
gizlenmelidir.





Beynini kendi yapamadı diye spiker tepesine binmek,
anlamsızdır. O çıkarlarını bilmiyor; belki de Kraliçeye nöbetçi
askerden daha yakın olduğunu düşünüyor. Her gün yapılan benzeri
yayınlar, Adolf Eichmann'ın ([5]) okula başladığından bu yana,
derslerimizde aşılan temel eğilimlerin hiç değişmediğini
kanıtlamaktadır.

Böyle röportajları milyonlarca insan görüyor ve duyuyor.
Bu türden yayınlar çok sayıda seyircinin izleyebileceği zamanlarda
yapılıyor. Televizyonun zoruyla, topluma karşı işlenen suçları güzel
bir tabloymuş gibi seyretmeye alışıyorlar. Kraliçe atın üstünde
omuzlarını nasıl tutuyor- etkileyici olan budur. Kraliçe nöbetçi
askerlere kaç para veriyor? Kaç saat maskaralık yapmak ve esas
vaziyette durmak zorundadırlar? Nasıl yaşarlar? Neyi-neden beklerler?
55 milyondan seyislere kaç para düşer? Seyislerin çocukları hangi
okullara gider? Programcı neden bunları sormuyor?

Çıkarlarımızı aramayı öğreten bir okul, televizyon
yayınlarını nasıl izlememiz gerektiğini göstermelidir.
Öğretmenlerimizin böyle bir ders için gerekli deneyleri ve bilgileri
yoksa derslere deneyleri ve bilgileri olan kişiler çağırılmalıdır.
Federal Alman Cumhuriyeti'nde böyle bir ders öğretecek bilgilere
sahip insanların sayısı çoktur.

Okulda olduğumuz sürece, bu dersin konulmasını istemeyiz.

Okulu bitirince, beynimizin bir kısmı bozulmuştur. Bir düşüncenin
kafamıza nasıl geldiğini ne kadar geç anlarsak, bizleri işverenlerin
amaçlarını gerçekleştirmek zorunda bırakan düşünceleri de kafamıza o
kadar geç atarız.

Ders programlarını öylesine değiştirmeliyiz ki, okullarda
artık şartlanmış yurttaşlar üretilmesin.



11





Bir insanın şu cümleyi doğru bulmasını bekliyorsak: "Banka soymak,
banka sahibi olmaya oranla daha zararsız bir iştir.", ona bir banka
sahibine saygı duyacak ve bir banka soyguncusunun yakalanmasına
yardımcı olacak bilgiler veremeyiz. O şu ya da bu iddiya doğru
bulacak şekilde programlanabilir. Yıllarca, her gün bir, iki ya da
daha fazla saat Hamburglu bir gazete tüccarına birkaç saray,
basımevleri, hanlar ve boş zaman hediye etmek için çalışanlar ve bu
düşüncesizce hediye etmeyi suçlayanları döven insanlar "imal etmek"
olanaklıysa, o zaman yanlışları doğru sanan insanlar yapmak da çok
kolaydır.

Kişi şu, ya da bu iddiayı doğru sanacak biçimde
programlanabilir, dersek, "doğru" sözüyle ne demek istediğimizi
açıklamalıyız. Biz bunu şöyle tanımlıyoruz:



Bir sürü doğru vardır. Bir iddianın doğru ya da yanlış olması,
çıkarımızla ilgilidir.

Büyük banker Hermann Josef Abs bir keresinde şöyle demişti:

"Deutsche Bank için iyi olan , Almanya için de iyidir." Deutsche
Bank açısından sahiplerinin her zaman daha çok kazanç elde etmesi,
daha çok servet toplanması ve hükümeti daha fazla etkileyebilmesi
iyidir. II. Dünya Savaşında özel odalarda zehirli gazlarla
öldürülmeden önce , Auschwitz toplama kamplarında tutuklular ve savaş
esirleri Deutsche Bank'ın hissedarları için çalışıyorlardı. SS
merkezlerine yapılan zehirli gaz satışından, IG-Farben tekelinin
kardeş şirketlerinden biri para kazanıyordu. Bu konzern savaştan
sonra içinde BASF, Bayer Leverkusen ve Hoechst Boya Fabrikaları gibi
konzernler çıkardı. Auscwitz'de emek ucuzdu, yaşamak için çok az şeye
ihtiyaçları vardı. Alman askerleri, SS ler ve Alman polisleri
fabrikalara gerekenden çok tutuklu sağlıyorlardı, bu yüzden
fabrikalar-kısmen Deutsche Bank'ın malı-insan konusunda cimri
davranmıyorlardı. Bu Deutsche Bank için iyiydi. Almanya için de
iyimiydi? Büyük bankerin gazla zehirlenmediği ve gözcülerin ona
dayakla ağır iş yaptırmadıkları düşünülürse, sözü doğrudur.
Fabrikalar onun için bir çeşit adadır, Almanya da bu fabrikaların
çevresidir. Villasının bahçesi Almanya'dır. Onun bugün de bantta
durması gerekmez. Yukarıda sarf ettiği söz yalnızca banka ya da
fabrika sahibi olan insanlar için doğrudur.

Çoğumuz için Abs'ın sözü yanlıştır. Bizim bankamız
yoktur, hesabımıza çalışan da yoktur. Hiçbir polis ya da Federal
Alman askeri bizim için insan yakalayıp hesabımıza çalışsın diye
dayak atmaz. Bankerin ileri sürdüğü iddia bizim çıkarlarımıza uygun
değildir.

Tüm sorunları aydınlatan ışık, çıkarımızdır. Çıkarımızı
tanımazsak en kolay toplumsal ilişkileri bile anlamayız, çoğu ders
saati verimsiz geçer.





İnsan, olanaklarını tanımadan, çıkarlarını tanıyamaz. Aç bir insan
aynı çalışmayla ayrı büyüklükte iki tür besin elde edebilirse, fakat
yalnızca az olanına giden yolu biliyorsa, çıkarını tanımıyor demektir.

Olanaklar bilgilerle öğrenilir. Bizim hangi bilgilerle
yapılacağımıza karar verenler, hangi olanakları öğreneceğimize de
karar verirler. Böylece, neleri kendi çıkarımız sanacağımıza da karar
vermiş olurlar.

Öğretim programı düzenlenirken düşüncemiz sorulmazsa,
yabancı amaçlara araç olmamız kaçınılmazdır.

Kendisinden nelerin gizlendiğini bilmeyen bir öğrenci,
çıkarlarını tanıyamaz. O, öğretmenlerin hangi yanlışlarına karşı
mücadele vereceğini bilmez. Ders programlarının hangi çıkarları
gizlediğini bilmez: Ders programının hangi yaşamı hasır altı ettiğini
bilmez. İnsan hiç bilmediği bir şeyi isteyemez.

Çıkarlarımızın gizlenmiş olabileceğini anlayan , onları
bulma yolunda önemli bir adım atmıştır. Çıkarları neden dolayı gizli
kalmaktadır? Çıkarları kişilere bağlıdır. Kedinin çıkarı faredir
demek, "boş laf"dır.





12



Bakkal dükkanlarında bir tabela:

GÜVENE KARŞI GÜVEN

Hırsızlık anında polis çağırmamızı,

lütfen anlayışla karşılayın.

İnanç ve güven tehlikeli alışkanlıklardır. Tüm eğitimciler inanç ve
güveni meziyetmiş gibi gösterirler. Eğitimciler, inanan ve güvenen
iyi bir insandır derler. Din dersi de inanç ve güven alıştırması için
konmuştur.

Güven ve inanç en büyük meziyetlerden sayıldıklarına göre,

bunlar bir ihtiyaç olmalıdırlar. Nerde güvenin çok sözü edilirse,
orada güvenden çıkarı olanlar da çok demektir. Güven talebi ne kadar
büyükse, dolandırıcıların sayısı da o kadar büyüktür.





Bankadan borç almaya gittiğinizde, banka memurunun
güvenine sığınmanın bir işe yaramadığını görürüz. Bankalar inanç ve
güvene pek önem vermez. Bir insan ne kadar zenginse anlaşmaya o kadar
dikkat eder. Anlaşma imzalayan biri fakirlik ya da bilgisizlik
yüzünden imzalamış olsa bile, polis kuvvetleriyle anlaşmaya uymaya
zorlanabilir. Tüm devlet kudreti-Polis, Mahkeme, Ordutüccarının
emrindedir: Onun güven göstermesi gereksizdir. O güven alır, ama
vermez.

Toplumumuzun en kudretli kişilerinin davranışları,
birincisi:

Güven vermenin kazanmaktan daha kolay olduğunu, ikincisi:

Kuvvetsizin kuvvetliye güvendiğini ve tersinin geçerli olmadığını,
kanıtlar. Kuvvetli geçici olarak kuvvetsiz durumuna düşebilir, o
zaman bize güvendiğini kanıtlamaya çalışır. Bazen, kuvvetli kuvvetsiz
rolünü oynar.

Kuvvetliler güvenden çok kudret ve bilgisizliğe
dayanmalarına karşın, hiçbir nutukları yoktur ki kendilerine bağımlı
olanlardan güven istemesinler. Ailelerin çocuklarına, öğretmenlerinin
öğrencilerine, işverenlerin işçilerine, politikacıların seçmenlere
yaptıkları işte budur. Kendileri güven göstermeseler bile,
kendilerine güven gösterilmesine ihtiyaçları vardır. Birincisi: Güven
şiddetten daha ucuzdur. İkincisi: Şiddet uygulamak için de insan
gerekir. Onlar bu zorbalığın iyi bir iş olduğuna inanmalıdırlar.
Emirlerinde böyle insanlar olmazsa, silahlar, toplar ve tanklar hurda
yığınına dönüşür.

Haksızlığın sürmesi için çok az güven gereklidir.

Örneğin bir sürü apartmanı olan bir adam kiracılardan 100
yada 200 aileden, fazla para istediğinde bir evde oturma ihtiyacından
yararlanarak zenginleşmenin doğru, bu zenginleşmeye karşı koymanın
ise kötü olduğuna inanan yargıçlar icra memurları ve polisler
bulmalıdır. Konut sahibi böyle yargıçlar ve polisler bulamazsa,
kiracılar istediği parayı ödemeyeceklerdir. Polis ve mahkemenin artık
konut tüccarları hesabına çalışmadığını, hele ödedikleri kiralarla
oturdukları evi ev sahibine birkaç kere hediye ettiklerini



Öğrenirlerse ona artık bir kuruş bile vermeyeceklerdir. Ortak bir
sandık örgütleyip, bu sandığa yalnızca evi düzenli tutmak ve daha iyi
donatmak için gerekecek kadar para koyacaklardır.

Güven ve inanç bir zenginleşme sisteminin işlemesi için
önemli koşullardır. Güvenen bir insan, hesaplayan bir insandan daha
kolay aldatılabilir.

Bizi dolandırmak amacında olmayan, bizim güvenimize
ihtiyaç duymaz. Neden bilgi, güvenden daha kötü olsun? Bazıları,
insanlar birbirlerine güvenmezse birlikte yaşamaları zehrolur,
derler. Bizim güvenimizi en çok isteyenler, bizle en az
yaşayanlardır. İşadamlarının birbirlerine güvenle değil anlaşmalarla
bağlı olmaları, ilişkilerini hiç etkilemez. Anlaşmanın sağladığı
güvenle yürür ilişkileri. Aldatılmaktan korkmalarına sebep yoktur,
onların güvencesi vardır. Güvene ihtiyaç duymazlar. Anlaşma güvencesi
ortak çıkarlar getirir.

Yoksulların, çıkarlarını gerçekleştirdikleri oranda,
kendilerini bu sınırsız güvene terk etmeleri gerekmeyecektir.

Güvenmemek, insanlığı getirir, daha doğrusu insanlık
güveni gereksiz kılar. İnsandışılık inanç ve güven araçlarını
kullanır. İnsandışılığa karşı mücadelede, alışkanlıkları terk edip,
soru sorma ve hesaplama alışkanlığını edinmek gerekir.

Bağımlı yurttaşın askeri yoktur! Tüccarlar, yurttaşı;
asker, polis ve açlık zoruyla kendileri için çalışabilir. İnsan
kuvvetsizse ve rakibin kuvveti bu kadar büyükse, kolayca inanç ve
güvensizliğe sığınabilir. İnsan kendini savunamadığından, rakibin,
işi en son noktaya kadar vardırmayacağını düşünür. Her gün rakibin
kabalıklarına bile bile katlanmak, yani kendi kendini baskı altına
almak dayanılmaz olurdu. II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra
Almanya'nın her yanında, insanların birbirlerini, Hitler'in Nazilerin
vahşetinden habersiz olduğuna, emrindekiler tarafından aldatıldığına,
inandırmaya çalıştığı duyuluyordu. Bu insanlar Hitler tarafından
aldatıldıklarını kabullenmek yerine, ona güvenmeyi yeğliyorlardı.





Yahudiler gaz odalarını duş sanarak (SS'lerin onlara söylemiş olduğu
gibi), son dakikalarına katlanmaya çalışıyorlardı ve cellatlarına
güveniyorlardı.

Okuldan edindiğimiz bilgilerin, çıkarlarımıza uygun
düştüğünü sanmanın hayatımız üzerindeki etkisi yıkıcıdır. Derse
güveneceğimize, onu incelemeliyiz. Eğitim plancılarının bizi aldatıp
aldatmadıklarını bilmeliyiz. Bizi, aldatmadıklarına inandırmaya
çalışmalarıyla yetinmemeliyiz. Bütün nesillere bu yolda güvence
vermişlerdi. Ve bütün nesilleri aldattılar. Diyelim ki biz
ayrıcalıklıyız, böyle davranmalarının nedeni ne olabilir?

Birkaç ay önce biri, insanların güven konusunda ne düşündükleri
üzerine bir anket düzenledi. Sonuç: Yanıtlayan paralıysa güvene çok
az önem veriyor, ama yoksulsa güveni önemsiyordu.







13





"Bu öğretiliyor da, öteki neden öğretilmiyor?" sorusuna yanıt
isteyen, "öğretilenleri kim saptıyor?" sorusuna yanıt bulmalıdır.

Öğreneceğimiz konular, onları kimin seçtiğine bağlıdır. İspanyol
Hristiyanları tarafından katledilen Aztekli, İspanyol okullarının
ders programını düzenlemeyi çok isterdi, herhalde.

"Öğrendiklerimizi kim saptıyor?" sorusuna verilecek yanıtı, eğitim
sonuçlarına bakarak çıkarabiliriz. Eğitimcilere sormaya gerek yoktur.
Eğitimcilerimiz de bizim gibi, aynı yöntemle ve aynı bilgilerle "imal
edilmişlerdir."

"İnsan bilgisi, her on yılda bir iki kat artıyor." Diyor bazı
bilginler. Ders programı hazırlanırken sonsuz seçme olanakları
vardır. Bir ders programı hazırlayan vereceği bilgileri özenle
seçmelidir. Yapacağı seçim, ders saatleriyle ve çıkarlarıyla ya da
kendi çıkarına uygun bilgilerle kısıtlanır. Çıkarların
yönlendirmediği bir eğitim var mıdır? Çıkar peşinde olmak, belirli
bir şeyi istemektir. Belirli bir şey istenmeyen eğitim olamaz. Bizler
bu belirli şeyleri yapmak ya da yapmamak doğrultusunda eğitiliriz.
Bu, bizim bazı bilgileri almamız, diğerlerini de almamamızla
sağlanır. Yapmamız ve yapmamamız gereken şeylere göz atarsak eğitim
plancısının kim olduğunu ortaya çıkarırız. Yalnızca, yaptıklarımızın
ve yapmadıklarımızın kime yaradığını araştırmamız yeter.











14



Ekonomiden kaynaklanmayan hiçbir toplumsal görünüm yoktur. Bir halkın
ekonomisi şiirini, müziğini, evlerini, şehirlerini, yatağa kadar tüm
gündelik hayatını etkiler. Ekonomik olguların ve sonuçlarının, tüm
yaşamımızı "özel" bölümlerine dek biçimlendirmesine karşın okulda
ekonomik işleyişi öğretmezler. Çıkarlarımızla böylesine ilintili olan
bir dersin büyük bölümü gizli kalır. Öğretmenlerin ekonomik
konulardaki bilgisizliği en az öğrenciler kadardır. Burada, eğitim
plancılarımızın kimler olduğu konusunda, bir ipucu var.

Hamburg'da bir "Okul Yardımlaşma Derneği" bulunur. Bu dernek
öğrencilerden para sızdırmak isteyen bankalara bir anlamda yardımcı
olmaktadır. Derneğin birçok üyesi, eğitim müdürlüğü görevlisidir. Bu
kişiler bankalara yatırmak için, öğretmenlere, öğrencilerden ders
saatlerinde para toplattırırlar. Bankalar bu parayı başkalarına borç
olarak verir ve karşılığında faiz alır. Öğrencilerin paralarından
elde ettikleri kazancın bir kısmını öğrencilere geri verirler. Başka
şehirlerde de "Okul Yardımlaşma Derneği" benzeri kuruluşlar vardır.





"Okul Yardımlaşma Derneği", eğitim müdürlüğü görevlileri aracılığıyla
düzenli aralıklarla, öğretmenlere "güncel ekonomik olaylara ilişkin
ders bülteni"ni dağıtır. Öğretmenler bu bültenle öğrencilere
ekonominin işleyişi üzerine birazcık bilgi vermelidir. Öğretmenler
ekonomi öğretmek için eğitilmemişlerdir. Eğitim müdürlüğü bunu
dikkate alır ve ders bültenlerine çalışma bültenleri de ekler. Bu
çalışma bültenlerinde öğretmene, öğrencilere her ekonomik konuyu
nasıl okutacağı gösterilir. Eğitim müdürlüğünün şefkati o kadar ileri
gider ki, öğretmenlere örneklerle kara tahtaya ne yazacağını bile
gösterir. Ekonomiden anlamayan öğretmene, şirketlerin en kudretlisi
bankaların söylediklerini aktarmaktan başka bir iş kalmaz. Bankalar
kazanç piramidinin tepesidir: İşverenlere borç para vermekle, onların
kazançlarına ortak olurlar. Zamanla bu şirketleri satın alırlar.
Birçok büyük konzernde, en büyük Batı Alman bankalarının hisseleri
vardır.

Tüm çıkarlarımızın ekonomik olgulara bağlı olması –yetersiz iletişim
yüzünden konunun can alıcı yanları çoğu zaman gizli kalsa bile-
ekonomik bilgilerin sağlanması önemli bir olay haline getirir. Bir
bilgi, ders ile çıkarlarımız arasında ilişki sağlayamıyorsa,
yetersizdir. Eğer eğitimi planlayanları arıyorsak, onları bu "Ders
bültenlerinde" bulabiliriz.

Bu bültenin 1970 yılı 5.sayısının birinci sayfasında rasgele bir
cümleyi ele alalım: "Ekonomi büyüyor(genişliyor), ücret ve aylıklarla
birlikte karlar da artıyor, tam istihdam sağlanabiliyor ve bunların
yanı sıra fiyatlar istikrarlı kalabiliyorsa ekonomik durum idealdir."

Bu metnin, bizlere neleri yaptırmak ve neleri unutturmak istediğini
inceleyelim.Cümle, zevkü sefa ile dolu koşullardan söz ediyor. Bunu
öyle çabuk yapıyor ki, çoğu kimsenin soru sormasını önlüyor. Bu
koşulları ancak soru sorarak somut durumlara indirgeyebiliriz.

Herkesin yanlış koşullardan söz eden cümleleri tanıma deneyi
olmayabilir.



Eğer bir iddiayı araştıracak bilgimiz, ya da araçlarımız yoksa ve
iddia mantıkla çözülecek gibi değilse, deney de bir işe yaramaz.

Ne deneylerimiz, ne de bilgimiz yanlış bir koşulu tanımamıza
yetmiyorsa, ihtiyaç duyduğumuz bilgileri edinmede verimli bir yöntem
daha kalır. Pratik olarak, bir anlatımdaki tüm belirsizlikler soru
sorarak çözülebilir.Belirsizlikler böylece bilgiye dönüşür. Kafamızda
kanıların oluşmasından yalnızca bilgiyle korunabiliriz. Kanılar,
incelemediğimiz ve anlamadığımız iddialardan oluşur. Bir belirsizlik
sorularla aydınlanmıyorsa, en azından kanıların taşıyıcısı olarak
gereksizdir.

"Ders bülteni"nin sözü geçen cümlesi bir sürü anlamı içerir. Birine
göz atalım. "Ekonomik durum,... tam istihdam sağlandığında idealdir".
Bu anlatımı kabul edersek, otomatik olarak tersini de kabul
ederiz: "ideal" durum dışında, gerçekte tam istihdam hiçbir
zaman "sağlanamaz". Öyleyse ister iş gücü tüketicilerinin (yani
işverenlerin) onları fazlaca yaşlı bulmalarından olsun, ister onları
yıldırmak ve ücret taleplerini bastırmak için işlerine son
verildiğinden olsun, iş bulamayan işçi ve memurların olduğu bir
gerçektir ve bunu kabul etmek zorundayız. Cümle, işçi ve memurların
sağlam bir gelir için hiçbir güvenleri yoktur, diyor. Eğer bu koşulu
benimsiyorsak, gelecekte ezileceğimizi ya da parasal sıkıntılara
katlanmak zorunda kalacağımızı da benimsiyoruz demektir. Böylece,
diyoruz ki: Ezilmemiz iyidir. Aslında tam istihdamın hak değil ideal
bir durum olduğunu söyleyerek kendimize zarar veririz. İş bulmak için
dileneceğimizi kabul etmemiz demektir bu. Böylece, miras yoluyla
hisse senetlerine ya da bir fabrikaya sahip bir adamın, bizim nasıl
yaşayacağımız üze-rine karar vermesini doğru bulmak zorunda
kalacağız. Kısacası bu cümle, bizim çıkarlarımıza ters düşmektedir.
Aynı şekilde şöyle bir cümleyi öğrenmeye de
zorlanabilirdik: "Ekonomik durum ancak, her sekiz ayda bir aylık
kazancımızı işverene hediye edersek, idealdir."





Sarf edilen diğer bir söz de şudur: "Ekonomik durum, genişlediği
zaman idealdir." Bu açıklanması yapılmayan bir iddiadır. Bunu bütün
gazetelerde ve radyo yayınlarında okuyor ve dinliyoruz. Başkaları
bunu tekrarladığı için, biz de doğru buluyoruz. Bu iddia beynimizde
bir kanı geliştirir. Bu kanı da , her kanı gibi, sorularla
çözülebilir. Bazı iddialar yanlış oldukları için, çoğunluk tarafından
doğru sanılır. Bunların büyük bir yayılma alanı bulmalarının nedeni,
bir azınlığın yararına olmalarıdır. İnsanların çoğu, düşüncelerinin
kafalarının içinden çıktığını sanırlar. Oysa düşünce yolunun
dışarıdan içeri yöneldiğini bilmezler.

Bu anlatım da, farkına varmadan, bilincimize çeşitli varsayımlar
taşır. Bu varsayımlardan biri bizleri, daha çok mal üretmenin ve daha
çok hizmet etmenin yararlılığına inandırmak ister. Oysa bu yararlı
olduğu kadar zararlı da olabilir: bu, yaratılan ürün ve hizmetlerin
niteliğine bağlıdır. Kısacası bu varsayım da bir şey açıklamıyor.

İkinci bir varsayım, "ne kadar çok üretilirse, o kadar çok
tüketilebilir" düşüncesidir. Bu gerçek olsaydı, işçiler ve memurlar
ürettiklerinin kullanım ve dağıtımına karar verebiliyorlar, demek
olurdu. Oysa bu yöntem yasalara aykırıdır. Yasalar, üreticilerin emek
ürünlerinden bir bölümünü, sermayedar denilen, üretim yerleri
sahiplerine bırakmalarını emreder.

Fabrikalardaki olaylar, "çok üretim yüksek tüketimdir" iddiasının, -
söylenene göre- boş bir söz ya da yalan olduğunu kanıtlıyor.
Lafazanlar önemli olguları görmezlikten geliyor, yalancılar da
gizliyor.

Federal Alman Cumhuriyeti'nde tüm işçiler ve memurların %34'ü
kadındır. Fakat ücret ve aylık toplamındaki payları %34 değil %
24'tür. Wiesbaden'deki Federal Alman İstatistik Bürosu, erkekler ve
kadınlar arasında ortalama %40 oranında bir ücret farkı olduğunu
bildiriyordu. Öyleyse işverenlerin bir erkeğe ödediği 1000 mark bir
kadına ödediği 600 markın karşılığıdır.





Buna karşın birçok kadın, daha fazla ödenen erkeklerden, daha çok
çalışıyor ve üretiyor. Batı Alman gazete haberlerinden biri şöyle
diyor: "Batı Alman radyosunun yayının göre Westfalen'de doktorlar bir
dizi muayeneden sonra şu sonuca varmışlardır: 10 sene bantta çalışan
kadınlar, ruhsal ve zihinsel olarak o kadar körelmişlerdir ki,
onlarla evlenmeye değmez."

Kendi de birkaç ay Batı Berlin'de Bosch fabrikasında
çalışmış olan yazar Peter Schneider, deneylerini şöyle anlatıyor: "15
yıldır bantta çalışan bir kadın, bu yıl öyle bir sinir krizi geçirdi
ki, 3 ay çalışamadı... Başka biri her yıl, birkaç haftalık bir sinir
tedavisinden sonra işe başlar başlamaz yinelenen sinir hastalığına
tutuluyor... Şirket yaşlı ve çalışamaz durumdaki kadınları normal
ücretin altında bir ücretle kalite kontrol bölümüne atar... Kadının,
erkeğin yanında oturup onunla aynı işi yaptığı olur. Kadın olduğundan
ceza olarak aynı iş için 1 mark daha az ücret alır. Kadınların gerçek
ücretleri erkek ücretlerinden ortalama 1,20 mark daha düşüktür. Ay
ortalamasına göre 10 yıldan fazla çalışan kadınlar bile, net 500-600
markın üstünde ücret alamazlar. 10-15 yıl sonra ustabaşı
durumuna "yüksekdiklerinde", 40 mark fazla alırlar. Parça başı ücret
alanların saniyenin yüzde biri üzerine ayarlanmış bir sisteme göre
daha az ücretle çalışmak zorunda olmalarına karşın, saat başı ücret
alanların, yaptıkları işi daha çok ücret karşılığında ve istedikleri
şekilde ayarlayabildiklerini düşünürsek, kadınların uğradığı bütün
haksızlıklar aydınlanır. Bir kontrol bölümünde kadınlar için parça
başı iş sistemi kaldırıldığında, teşekkür olarak günde 80 adet
darfilm kamerası (sekiz ya da on altı mm'lik film için) fazla
üretiliyordu. Erkekler ise aynı işten 30 tane üretiyorlar ve günde 6
kez ara veriyorlardı".

Böyle genişleyen bir ekonomi, kadınların şiddetli
sömürülmesinde hiçbir şey değiştirmez. Çalışan kadınların durumu daha
çabuk ve daha fazla üretmeleriyle değişmez.



Diyelim ki, genel üretimin yükselmesi herkese, kadınlara yapılan
haksızlığı benimsetecek ölçüde, büyük bir fayda sağlasın. Böyle bir
kazanç insanlara daha çok kullanım aracı versin. İkinci bir fayda da
ürünlerin ucuzlaması olsun; bilindiği gibi bir şey ne kadar çok
üretilirse, parça başına yapılan masraf daha azalır. Peter Schneider,
yazısında çoğunluğu daha fazla kullanım aracıyla donatmanın, bir
takım malların diğerlerinden daha fazla üretilmesine bağlı olmadığını
gösteren bazı özelliklerden söz ediyor. "Bakıldığında aynı gibi
gözüken bujilerden, 100 ayrı çeşit yapılır. Çoğunun vida dişleri,
anahtar uzunluğu, mahfazası, kontağı önemsiz denecek kadar
değişiktir, 100 tanesinden yalnızca 30'u elektrik ve mekanik olarak
farklıdır." Usta bu çeşitliliği bana şöyle açıklıyor. "Her müşterinin
değişik bir isteği vardır. Otomobil şirketleri tek bir tip üzerinde
anlaşamazlar."

"Öyleyse üretiminin yarısı bile otomobillerin ve otomobil
alıcılarının teknik ihtiyaçlarını değil, otomotiv sanayiine yatırım
yapan kapitalistlerin satış ihtiyaçlarını karşılıyor. Otomobil
antenleri bölümünde, saçma sapan bir üretimle ilgili başka bir örnek
gördüm. Orada, birkaç tezgahta otomobil antenlerini bir düğmeye
basarak dışarı çıkarmaktan başka hiçbir işe yaramayan elektrik
motorları üretiliyor. Böyle bir motorun fiyatı 200 mark. Şirket her
gün bunlardan 150 tane üreti-yor. İşçiler, emeklerini boşa harcayan,
özellikle yıkıcı ürünlere, bir sürü örnekler verebilir.

Starfighter için kısa dalgaları belli bir doğrultuya
yönelten istasyon düzeni, Federal Alman Ordusunun kamyonlarının
bujileri, Federal Alman korunmasında kullanılan telsiz telgraf
araçlarının yapımı da işte böyle örneklerdir. 8 ya da 16 mm'lik
kameraların dışını parçalamadan onaramama hilesi de bundandır".

Birkaç yıl önce New York'ta basımevi işçileri 80 günlük
bir grev yaptılar. Bu sürede New York şehrinde aşağı yukarı hiçbir
gazete ve dolayısıyla da ilan çıkmadı. Bu grevin sonuçlarından biri
de, dükkan sahiplerinin milyarlarca marklık satış kaybından yakınması
oldu. İnsanlar bu seksen gün boyunca satın almadıkları eşyalara
hiçbir gerek duymamışlardı.

Bu, insanların reklam yoluyla ihtiyaç duymadıkları
şeyleri almaya itilmelerinin tek kanıtı değildir. 1970 `de Batı
Almanya'da işverenler reklama yaklaşık 18 milyar mark yatırmışlardır.
Aslında reklamın büyük bir bölümü zaman, işgücü ve gereç israfıdır.
Reklam bizde üretimden sayılıyor. Genişleyen bir ekonomide,
savrukluğun bu biçimi de "genişleyecektir".

İnsanları, belli eşyalara ihtiyaç duyduklarına inandırmak
bu denli güç olduğuna göre, üretim neden arttırılsın? Reklam onların
parçasını bırakır bırakmaz, daha az satın alıyorlar. Şimdi bile bir
sürü yararsız mal üretiliyor. Bunların tek yararı, onları üreten
fabrikatörün zenginleşmesidir. Yararlı mallar ise yeterli oranda
üretilmez.

Tüccarlar, ancak Federal Alman Ordusunun masrafı oranında
bir reklam harcamasıyla satabileceklerinden daha da fazla mal
üretmelerine karşın, gene de hiçbir şey ucuzlamaz. Her yıl daha çok
mal üretiyorlar; her yıl daha yüksek oranda bir satış yüzdesi
bildiriyorlar. Buna karşın fiyatlar yükseliyor.

Ekonomi teorisyenleri bize durmadan ne kadar çok
üretirsek, mallar o kadar ucuzlayacaktır, diyorlar. Bu doğrudur,
fakat malların yalnızca üretimi ucuzluyor, satışı değil. Fabrikalarda
işçiler gayretle ve sağlıkları pahasına, yükselen fiyatlar karşısında
üretime devam ediyorlar. Ne kadar çok üretirlerse, ürünleri o kadar
pahalıya satılıyor. Ekonomik "genişleme" nin bu en önemli iki
kazancından biri, yani düşük üretim fiyatları işverenlerin cebine
akıyor.

Bize üretim arttıkça fiyatların düştüğünü söyleyen
kuramcılar, suçlamamız üzerine şu açıklamada bulunurlar: Evet,
fiyatlar, insanlar bu kadar çok satın almasalardı elbette düşecekti.
Şu an için, fiyatların üretim yükseldikçe düştüğü kanıtı doğru değil,
ama şu kanıt doğrudur: Fiyatlar, insanların üretimi artan malların
yalnızca bir bölümünü satın almaları koşuluyla ve üretim yükseldikçe
düşer; malların bir bölümü satılmazsa, fiyatlar düşer.





Demek ki şimdi ekonomi –bu ne demeye geliyorsa- insanların daha çok
satın alabilmeleri için genişlemelidir; işte, teori yine
karşımızdadır.

Tepri şunu da söylüyor; "Talep artışları fiyatları
yükseltir". Oysa fiyatlar taleplerle değil, tüccarlar tarafından
yükseltilir. Satıcı alıcı bulduğu sürece fiyatları yükseltir. Bu,
tüccarların halka şantaj yapmasıdır: Çoğu eşya ve hizmetten,
pahalılaşsalar da vazgeçmeyiz.

Fiyat artışlarının açıklanmasına ilişkin çok sık
kullanılan bir başka kanıt da şudur: Ücret ve aylık artırımı
talepleri, üretim masraflarını yükseltiyor. Bu kanıt inandırıcı
gelebilir, çünkü tek başına bakıldığında, doğrudur. Fakat eşya
üretiminde ücret ve aylıklardan başka masraflar da olur. Diğer
masraflar yaklaşık 3 misli daha fazladır. 1965 yılında 100 marklık
bir endüstri maliyetinde, ücret ve aylıkların payı 26,44 mark
tutuyordu. 1970 yılında ücret payı 24,30 marka düştü. Bu beş yılda
ücret ve aylıkların artmasına karşın, ücret payı 1970'de daha azdı.
Doğal olarak işçi ve memurların ürettiği malların değerleriyle
karşılaştırma yapıyoruz. Başka deyişle: Gelirleri artmıştır, fakat
işveren için yaptıkları iş daha hızlı artmıştır. Karlar ücret ve
aylıklardan daha hızlı artar. Ekonomimiz "genişli-yor", işçiler daha
çok mal üretiyor, bu mallardaki ücret payları düşüyor, buna karşın
fiyatlar yükseliyor. Kendi çıkarlarımızı bulmamız için şu cümlenin ne
demek istediğini tam olarak anlamamız çok önemlidir: Ucuza çalıştır,
pahalıya sat.

Az ücret gideriyle yüksek fiyat, bu somut bir olgudur:
İşçiler her ürettikleri mal karşılığında daha az ücret alıyorlar,
fakat bu malı satın alırken daha çok para ödüyorlar. İşçilerin zaman
zaman daha yüksek ücret almalarıyla ya da zamanla çok şey satın
alabilmeleriyle de bu olgu değişmez. Değişmez olan şudur: Emek
ürünlerinin değeri işçi gelirlerinin değerinden daha hızlı artıyor.
Her saatte işverene bıraktıkları malların değeri, ücretleri
karşılığında satın alabilecekleri malların değerinden daha hızlı
artar.



İşçiler her zaman, tükettiklerinden daha çoğunu üretirler.

Bütün zenginlikler yalnızca yoğunlaşmış emektir. Altın
kendiliğinden çıkmaz. Güzel çam ormanı bile, ağaç gövdelerini
kullanışlı biçime –kalas, çıta, mobilya- sokacak işçiler yoksa,
kıymetsizdir. Çok parası olan biri, para kendisine emeğin yarattığı
ürünler üzerinde bir hak tanıdığı için zengindir. Emeğin ürünleri
üzerinde hak sahibi olmasaydı, zengin olmazdı.

Eğer işçiler ve memurlar, gece gündüz tükettiklerinden
fazla emek veriyorlarsa, kendileri için tüketmedikleri bu emeğin
karşılığını bulup ortaya çıkarmak mümkün olmalıdır. Devamlı olarak
aldıklarından daha çoğunu verdikleri gerçekse, bu fazlalık herhangi
bir yerde bulunmalı, banka hesabı, özel uçak ya da fabrika biçiminde
kanıtlanabilir olmalıdır.

Batı Alman halkının servet dağılımı, işçilerin emek
ürünlerinin nereye gittiğini gösterir. Daha 1960'da ailelerin küçük
bir oranı yani tüm aile bütçelerinin %0,1'i tüm Batı Alman özel
servetinin %14'üne sahiptir. Servetin %35'i halkın yalnızca %
1,7'sinin elindeydi. Tüm özel serveti değil de işletme sermayesini,
yani fabrika ve şirket biçimindeki serveti ele alırsak halkın %
1,7'sinin payı %70'e sıçrar. Bu, tüm Batı Alman üretiminin %70'i
halkın %1,7'si tarafından denetleniyor demektir. Gerçekte olan daha
da azdır, çünkü büyük hisse senetleri sahipleri ya da büyük
fabrikatörler çalıştıkları firmaları ve küçük şirketleri de
denetlerler. Kendilerini savunmak olanağından yoksun küçük
hissedarlar, büyük hissedarların isteklerine boyun eğmek
zorundadırlar. "Süddeutsche Zeitung" gazetesi 20-21 Şubat 1971'de
şöyle diyordu: "Son altmış yıldır yaklaşık 160.000 kişi hisselerin ve
kıymetli evrakların %90'nına sahiptir." 160.000 kişi Batı Almanların %
0,3'ü bile değildir.

Üretime egemen olan, yaşamın tüm alanlarına egemendir. Bu
yüzden diğer servet biçiminin de nasıl dağıtılacağını o saptar. 1950
yılında tüm ulusal servetin yaklaşık %49'u (Belediye, köy, federal
devlet servetleri de içinde) işçilerin, memurların, rantiye ve
emeklilerin mülkiyetindeydi. On beş yıl sonra bu oran %20 bile
değildi. Bundan televizyon, çamaşır makinesi, ocak vb. gibi kullanım
araçlarının tutarını çıkarırsak, çalışarak geçinmek zorunda olanların
%9'u bile kalmaz.

Kudretli bir azınlık yalnızca işçilerle memurları,
rantiye ve emeklileri sömürmekle yetinmez. Küçük esnafın durumu
onlardan daha parlak değildir.1969 yılında esnafın %55,5', ayda 1200
marktan daha az bir gelir sağlamıştı. (çiftçiler dışında)

Basın, okul, kilise, televizyon ve radyo sürekli ürettiği
kanılardan en yedi canlısı, bir yere bağımlı olarak çalışanların
sömürülmediği kanısıdır. İşçi ve memur sanki kendileri işin iç yüzünü
daha iyi biliyorlarmış gibi, ümitsizlikten kaynaklanan bir azimle
sarılır bu kanıya. Bu kanı öylesine ödünsüzdür ki, paylaşmayanlara
zarar getirir. Akıllı bir aydınlatıcı, dinleyicilerin dikkatini ve
sempatisini kaybetmemek için (yada kendi sağlıklarını) genel
konuşmalarda "sömürü" deyiminden kaçınır. Yalnızca sayıları
belirterek kararı dinleyicilere bırakmakla yetiniyor; sayıların
Federal Alman Cumhuriyeti'nin bankalarından edinilmesi de önemlidir.

Artık sömürü yoktur kanısı, bir düşünce yanlışından
kaynaklanıyor. Kananlar, refah olan yerde sömürünün olamayacağına
inanıyorlar. Onlara göre sömürülmediklerinin başka bir kanıtı da
durumlarının gayet iyi olduğu kanısıdır. Durumu böyle kabul etseler
de, iyi olup olmadıkları yine de tartışılabilir.

Bir insanın sömürülüp sömürülmediğinin, bu konuda
duydukları ve düşündükleriyle hiçbir ilgisi yoktur. Birisinin
sömürülüp sömürülmediği, yalnızca başkalarını zenginleştirmek zorunda
olup olmadığıyla ölçülebilir. Başkalarını zenginleştirdiğinin
farkında olmasa, ya da buna inanmak istemese de, o sömürülmektedir.
Durumunun bilincinde olan köle, yarı köleden üstündür. Ama hayatından
hoşnut köleler de vardır.



Bu kitap yazıldığı sıralarda, bir Batı Alman işçisinin
saat başı ürettiğinin ortalama değeri 20,32 marktı. İşveren ona
ortalama 20 marktan –yine ortalama olarak- 5,37 mark ücret ödüyordu.
İşçi bu paranın bir bölümüyle de vergilerini veriyordu. Bazı işçiler
ise aldıkları ücretin on katını üretmektedir.

İşçi her saat, aldığının on beş mark daha fazlasını
üretir. Memurların durumu da farklı değildir. Bu artık değerin nereye
gittiğini gördük. Genel üretim giderleri oranlamasında, ücret ve
aylıkların payının nasıl azaldığını gördük.

"Ücret ve aylıkların payı azalıyor" diyen, yani iş
gücünün üretim içindeki rolünün azaldığını savunan kişi efendilerin
dilinden konuşuyordu. Bu kamuflaj dili "işçiler ve memurlar, daha
fazla saat karşılıksız çalışsın, büyük patronlara hediye ettikleri
pay da her yıl artsın", demek istiyor.

Bu, resmi sayılardan açıkça ortaya çıkıyor. Ücret ve
aylıkların net tutarı 1965 yılında 168,5 milyar marktı; meslek
sahiplerinin aynı yılda sağladığı değerlerin toplamı -gayri safi
sosyal hasıla diyorlar- 460,4 milyar marktı. 1969 yılına kadar ücret
ve aylık tutarlarının net toplamı 206,7 milyar marka yükseliyordu,
gayri safi sosyal hasıla toplamı ise 601 milyara. Başka türlü
söylemek gerekirse: 1965'te işçi ve memurların net gelirleri, gayri
safi sosyal hasılanın %36,6'sını, dört yıl sonra ise (işçiler ve
memurlar çoğaldığı halde) yalnızca %34'ünü oluşturuyordu.

Bu fark yuvarlak hesap 13 milyar mark eder. Aynı
araştırmada dört yıldan daha da geri gidilip, 1950 yılının sayıları
karıştırılırsa, işçiler ve memurların yarattıkları değerlerdeki
paylarının gittikçe azaldığı, açıkça belli olur. Eğer her işçi ve
memur 1950 yılında aldığı payın aynısını alsaydı, 1969 yılı ile
karşılaştırıldığında ücret ve aylıkların toplamı 50 milyar mark daha
fazla olmalıydı. Eğer eğitimcilerin ve kitle haberleşme araçlarının,
demokratik bir ülkede yaşadığımız iddiası doğruysa, işçiler,
memurlar, küçük ve orta dereceli işverenler şu kararı kendileri
vermişlerdir!



Konzernlere ve büyük şirketlere 50 milyar mark bağışlamak, böylece
yüzme havuzları, spor tesisleri, klinikler ve okullardan vazgeçmek.

Zenginler emek ürünlerinin bölüşümünde çeşitli yöntemler
kullanırlar. Bir yöntem, aşırı fiyat istemeleridir; bir başkası fazla
mesaidir (bir makinede 8 ya da 12 saat çalışabilir, makinanın masrafı
her iki durumda da aynıdır, ama 12 saat çalıştırıldı mı, daha çok
üretir.); bir başka yöntem de yararsız eşyaların üretimidir. Yararsız
üretim, özel girişimin üretim araçları üzerindeki en sapık
etkinliklerinden biridir. Milyonlarca iş saatini saçmasapan işlerle
öldürmektir. Bir mal ne kadar yararsızsa, o kadar çabuk elden
çıkarılmalıdır. Bir malın elden çıkarılması, satın alınması demektir.
Bir malı satın almak, iş gücü vermek demektir. Kaçmaz naylon çoraplar
tipik bir örnektir: Kadınlarımız her üç günde bir yeni çorap almak
zorundadır. Bu anlamsız masraf için kadınlar ya da kocaları çalışmak
zorundadır. Bu anlamsız masraf için kadınlar ya da kocaları çalışmak
zorundadır. Fakat çoğu için çalışmak, çalışma saatinin bir bölümünü
işverene karşılıksız vermek demektir. Toplumsal sağduyunun erişilmez
simgesi hiç sönmeyen ünlü ampul beynimizde yanmıştır. Kullanım
araçlarının da durumu aynıdır.

Büyük endüstri konzernlerinin laboratuvarlarında,
ödediğimiz vergilerle kurulan okullarda öğrenim görmüş, bilginler,
fabrikalarda mühendislerin kullanım araçlarının dayanıklılığını
azaltmasına yarayan yöntemler geliştirirler. Uygun şekilde
geliştirilmiş maden alaşımlarıyla bir aksın, bir vidanın, bir yayın
ya da bir motorun ömrü kısaltılır.

Uzay araştırma komisyonu yöneticilerinden biri, bir süre
önce, 100 yıl boyunca onarım istemeyen otomobiller üretmenin, sorun
olmadığını söylemişti.

Dayanıklılık artık daha fazla azaltılamayınca, önemsiz
değişikliklerle kullanım araçlarının biçimi "eskitilir", bunun
örneklerini otomobil sanayiinde her yıl görüyoruz. İş gücü
savurganlığının en küçük yedek parçalara kadar nasıl yayıldığını
gördük. Yığınlara zorla kabul ettirilen başka bir savurganlık da,
reklamdır. İşçiler her yıl 300 milyon marklık sigara ve alkol reklamı
için çalışıyorlar.

Şu günlerde (Mart 1971) Batı Alman gazetelerinde şöyle
bir ilan çıkıyor: "Rakipsiz Persil-Beyazı'nın altın tacını kazanın.
Değerli taşlarla süslü som altından yapılma tacı Persil-
Kampanyasının en parlak ödülüdür. Değeri: tam 30.000 mark...

Rakipsiz Persil-Beyazında göreceksiniz: Yalnız Persil %100
Persil'dir".

Bu ilan, okullarımızda ne dolaplar döndüğünü açıkca
gösterir. İnsanlığa yakışan bir eğitimden geçseydik böyle bir ilan
çıkamazdı. Açıkça bir koyun sürüsüne yöneltilen bu metnin
yayınlanması, herhalde bir milyon marktan fazla tutmuştur –buna
çamaşır tozu kampanyasında dağıtılan 135.000 mark ta girer.
Müşteriler altın tacı, çamaşır tozu fabrikası çamaşır tozu üretiyor
diye kazanmaktadır. Müşteriler bu parayı çamaşır tozu satın alırken
ödemişlerdir. Fabrikatörler bu emel ürünlerini, işçiler açısından son
derece zararlı bir biçimde kullanırlar. Eğitim, tüm toplumsal
alanlarda yığınla ihtiyaç varken, emeğimizin böylesine savrulmasını
itirazsız kabullenmemize hizmet eder. Bu ilana gösterilecek doğru
tepki, halkın bu şirketin çamaşır tozlarını boykot etmesi
olurdu. "Yalnız Persil %100 Persil'dir" cümlesi "Yalnız bok %100
boktur" cümlesiyle eş anlamlıdır.

Yeterince eğitim kuruluşlarında, hastaneler, kreşler,
ihtiyar yurtları, tiyatrolar, evler bulunmamasının (federal Alman
Cumhuriyeti'nde yaklaşık bir milyon yersiz yurtsuz ve gecekondularda
oturan insan vardır), yaşadığımız çevrenin temiz olmamasının nedeni,
iş gücümüzün (ömrümüzün) ve hammadde kaynaklarımızın (kömür, petrol,
gaz, topraktan çıkan her şey) planlanmış israfıdır.

Bugün işçiler ve memurlar birkaç yıl öncesinden daha
fazla çalışıyorlar: 1969'da sanayide ortalama haftalık çalışma süresi
1967'den daha fazlaydı –yani çok yüksek bir çalışma saati.



İşçilerin bütün yarattıklarına karşın, Federal Alman Cumhuriyetinde
her yıl yüzlerce insan (fabrikatörler değil) suni böbrek yokluğundan
ölüyor, boşa harcanan emek ürünlerine yalnızca küçük bir örnek. Fakat
yeteri kadar kürk ve mücevher, özel uçaklar ve yatlar, özel şatolar
ve villalar, milyonlarca ton gereksiz paketleme gereçleri, hurda
demir yığınları ve reklam var. Emek, zenginlerin elinde para ve
kudrete dönüşürken, çalışanların elinde çöp olur. İnşa edilmeyen her
genel yüzme havuzu, bir milyonerin villasına, yeni margarin
ambalajları üreten bir makineye ya da ödüllü bir çamaşır tozu ilana
dönüşür.

İşçiler şimdiye dek, yeterli sayıda suni böbrek için
ihtiyaç duydukları, emeklerinin bu bölümünü kendi denetimleri altına
alamadılar. Eğer ekonomi bu koşullarda "dgenişlerse", insandışılık ve
sömürü de genişler. "Ekonomik durum, ekonomi genişleyince idealdir"
cümlesi yanlıştır. Bu söz, bağımlı yurttaş üretme aracıdır. Bu cümle
de çıkarımıza uygun değildir. Efendilerin dilindedir.

Fakat şimdiye dek sözünü ettiğimiz iddiaların en
şaşırtıcısı şudur: "Ekonomik durum... karlar arttığı zaman idealdir."
Ama çıkarlarımız dile gelecek olursa bu cümle şöyle
der: "Yaşamımızın, giderek artan bir bölümünü, bizi hiç
ilgilendirmeyen birkaç kişi için karşılıksız çalışarak geçirdiğimiz
zaman mutlu olabiliriz." Halkla alay eden bu sözde bilgiler,
diğerleriyle birlikte bilimsel bir sapmaymış gibi beynimize
sokulacaktır. Çoğunluğumuz kendini, çocuklarını ve eşlerini ücret ya
da aylıkla geçindirmektedirler. Çok azımız adam çalıştırıyoruz. İşçi
ve memurlar kar etmezler.

Neden kar peşinde koşmak zorundaymışız? Neden başkaları
için boşuna çalışmak isteğinde olalım? Bizden böyle bir istek
beklemek belli ki gariptir, fakat eğitimcilerimizin bundan başka bir
şey yapamaz. Bu, insanları yabancı isteklere alet etmenin ne denli
kolay olduğunu gösterir.





Eğitimcilerin kar olarak niteliklerini, biz daha az
çalışma süresi, daha faydalı kullanım araçları, daha güzel ve büyük
evler, daha sağlıklı bir çevre ve daha güzel eğlenceler biçiminde
değerlendirebiliriz. Baştan beri sözünü ettiğimiz cümle de, belli bir
biçimde eşekçe davranmamıza hizmet eder. Çıkarlarımıza uygun değildir
o. Bu sözü ders programından atmalıyız.







15



Eğer eşek bir dolabı döndürerek tarlayı suluyorsa, böylece kendi
yaptığı iş ve sahibinin yaptığı işle daha büyük değerler
yaratılıyorsa, eşeğin yeni oluşan bu değerler üzerinde hak sahibi
olduğu hiç kimsenin aklına gelmeyecektir. Yalnızca dünyadan habersiz
tımarhanelikler ve köpeklere vizon mantolar satın alan deli karılar
bu eşeğe saman yerine sünger yataklar sererlerdi. En hoşgörüsüz
ahlakçı bile, eğeğin yarattığı değeri, sahibinin almasını doğru
bulur. İsa bile eşeği taşıyacağına üzerine binmiştir. Eşeğin ahırında
daha büyük bir pencere olması gerektiğine, ona birkaç leziz lokma
verilmesine ve iyi davranılmasına katılanlar çok olacaktır. Fakat
yarattığı değerlerin karşılığının eşeğe para olarak ödemesini hiç
kimse düşünemez.

Bay Fick ([6]) (diyelim ki) 5 milyon markla bir fabrika kurmak
istiyor. İşçilerin binaları, makineleri ve her türlü donatımı yapar;
mühendisler plan ve projelerini tasarlar; ressamlar çizer;
nakliyeciler parçaları yapım yerine taşırlar. Bay Finck bu işer
karşılığında





Onlara belli bir para öder. Onunla bira, ekmek, yatak, çarşaf alırlar
ve kira öderler. Bira, ekmek, yatak, çarşaf ve ev başka işçiler
tarafından yapılır. Bu eşyalar satın alınabilir. Bay Finck ne birayı,
ne de fabrikayı yapmıştır. O zaman neden karşılığında bira fabrika
alınabilen karneler (para) dağıtabiliyor. Eğer tüm zenginlik emekle
sağlanıyorsa ve Bay Finck'in beş milyon markı varsa, bu değerleri o
mu üretti demektir? Eğer bu beş milyon markı o yapmadıysa, başka biri
yapmıştır. Fakat bunları başkaları yapmışsa, bu değerler nasıl Bay
Finck'in elinde toplanıyor da asıl yapanların elinde olmuyor? Bu
değerleri mahpuslar üretmiş olsa bile, hangi nedenle bunları doğrudan
doğruya Bay Finck alıyor? Fakat bunlar sabıkalı olmayan yurttaşlarsa,
nasıl oluyor da ürettikleri 5 milyon ansızın Bay Finck'in eline
geçiyor? Bu şaşırtıcı olayların nedenleri nedir? Biz böylesi
olayların insan ve evcil hayvan ilişkisinde doğal olduğunu gördük.
Eğer aynı durum insan topluluğunda da oluyorsa, Bay Finck bazı
insanları hayvan, yani eşek yerine koyabiliyor demektir. O, bunu
yasalar, kurumlar, polis ve ordu yani devlet yardımı olmaksızın
beceremezdi. Yargıç partiler üstüdür demek, bu yüzden doğru değildir.

Yurttaşlar, Bay Finck'in yasalarına uyulmazsa kendilerine
ateş edileceğini kestirmelidirler. Süngüler Noel babanın sakalının
arkasına gizlense bile, bizim toplumumuz da, Yunan köleci toplumu
kadar şiddete dayanır. Yüzyıllarca insanlar dünyanın güneşin
etrafında döndüğünü fark etmediler. Bu gerçek, optik yanılma, keyfi
düşünme ve kilise bilgileri ile çarpıtılıyordu. Keyfi düşüncelere
gelince, istekler de bilgilerle değiştirilebilir. Otomobil ya da
çamaşır makinesi gibi parlak teneke eşyalar toplumumuzun eşek
sürücüleri toplumu olduğunu, işçilerin gözlerinden gizliyor.

Üretenler üreteceklerini ne kadar üreteceklerini ve
ürünlerin ne yapılacağını saptayamazlar. Demek ki üreticiler
işverenlerin yanında, eşeğin, sahibi karşısında bulunduğu durumdalar.







16

Dedik ki, arabayı kullanırken, motorun nasıl
çalıştığından habersiz hedefe erişebiliriz; ne yaptığımızı daha
ayrıntılı öğrensek bile, yani motorda neleri harekete geçirdiğimizi
bilsek bile davranışlarımızda bir değişiklik olmaz. (yani otomobil
satın alma ve sürme konusunda). Bir okuldan (ya da gazete ve
televizyon satın alma ve sürme konusunda). Bir okuldan (ya da gazete
ve televizyondan) yararlandığımız zaman gidiş yönünü bilmediğimiz
sadece tayin edebildiğimiz bir araca oturmuş gibiyiz.

Nerede duracağımıza başkaları karar verir.

Gidiş yönünü uygun görüp görmediğimiz bize sorulmaz.

Nereye gittiğimizi öğrenseydik belki gidiş yönünü uygun bulurduk.
Yüce gönüllülük gösterip, onayımızın önceden alınmaması üstünde fazla
durmayabilirdik. O zaman eğitim plancıları ile bir test yapabilir;
çıkarlarımızı tanıyıp gerçekleştirmemizde, ders ve televizyon
programlarının, gazetelerin başarılı olup olmadığını anlayabilirdik.

Böyle bir alicenaplığın yapılıp yapılmadığını ya da böyle
bir



Çalışmanın yasaklanıp yasaklanmadığını, eğitimcilerin şimdiye kadar
yaptığı çalışmaların sonuçlarına bakarak görebiliriz. Şimdiye kadar
ki incelemelerimiz sonucunda şunu gördük:

İnsan imal eden biri:

Emirlerine uyan, yakınmadan ona fabrikalar inşa eden
insanlar yapacaktır;

Kendi çocuklarını bırakacak çocuk yuvası bulamadıkları halde, ona
havuzlu villalar inşa eden insanlar yapacaktır;

Kendi rüyalarını reddeden ve hoşnutsuzluklarını yanlış sayan; kendi
ayakları kışın ıslandığı halde, onu bir ev kadar pahalı kürklerle
giydiren insanlar yapacaktır;

Kendileri haftada iki kez yumurtalı ıspanak yemek zorunda olsa da,
onun damağını leziz yemeklerle okşayan insanlar yapacaktır;

Kendilerinin yalnızca Volkswagen'i olsa da, ona nazik gövdesini
hareketten koruması için en sağlam, en konforlu ve en hızlı arabaları
hediye eden insanlar yapacaktır.

İnsan yapan biri, kendi çocuklarına: "çalmamalısın"diyen oysa yaşam
boyu kendilerini soydurtan ya da; "komşunu kendin gibi sev" dedikleri
halde, hiçbir kazançları olmadan çocuklarını ateş saçan topların ve
silahların önüne iten, ana-babalar yapacaktır.

Şimdiye dek aldığımız eğitim sonuçlarına bakarsak, bunları
onaylamayız. Şunu da saptarız: Çoğu insan bu sonuçlar yüzünden
ezildiği halde onları kabul eder. Milyonerlere bir Mercedes hediye
etmek gibi davranışları uygun bulmak, eğitimsel yanılma ürünüdür;
onları, eğitim plancılarının ilettikleri bilgiler yanılttı.

İlkokula benzer kuruluşların ilk çeşidi geçen yüzyılın İngiliz
fabrikalarında ortaya çıktı: İşçiler İngiliz işverenlerine çok aptal
gelmeye başlamıştı. Birazcık eğitim görmüş işçiler, sıradan işçilere
oranla daha çok para getiriyordu.

Üretim yöntemleri geliştikçe işçi çocuklarını eğitmek de giderek
gerekli oluyordu. Bu, işverene pahalı gelmeye başlayınca,
fabrikatörlerin işini devlet üstlendi.



Bugün bile patron derneklerinin ("işveren sendikaları") düşünce ve
öğütlerini almayan hiçbir resmi eğitim planlaması yoktur. İşveren
sendikaları, lise mezunlarının sayısı arttırmamaları için
bakanlıkları uyarıyorlar, çünkü bantta çalışması gerekli ilkokul
öğrencilerinin sayısı azalabilir. Devlet temsilcileri büyük
işverenlerin isteklerine uyuyorlar. İşverenler onlara nasıl
yurttaşlara ihtiyaçları olduğunu söyler. Devlet onları üretir ve
masrafları üstlenir.

Devlet temsilcileri de şu düşüncelerden kalkınıyorlar: Neden fabrika
ve bürolarda dans edecek, resimler çizecek insanlar "yapalım"? Eğer
insanları eğitiyorsak, bu gayretimizin sonucunda, insanlar bütün gün
çalışmalı ve çok çalışmaya istekli olmalıdır. Eğitimimizin amacı,
insanların işverenlerin dediklerini yapmalarını sağlamaktır. Devlet
temsilcileri de fabrikatörlerin söylediklerini tekrarlamaktadır.

1971 Martında bir Batı Alman gazetesi "işçi çocuklarının yaklaşık %
35'i ilkokulu başarısızlıkla bitiriyor ve öğrenmedikleri mesleklere
girmek zorunda kalıyorlar" diyordu. Bir zenginin aptal çocuğunun
profesör (pekala yapılabilir), ve bir işçinin akıllı çocuğunun bant
kölesi (olağan durum) "yapılabildiği" ne kadar gerçekse, yıllar boyu,
belirli makinelerde aptalca hareketler yapmaktan başka işe yaramayan
bir insan ordusunun yapılabileceği de o kadar gerçektir.

Bizi "yapan" bilgileri, en önemli uğraşları mal üretmek ve satmak
olan kişileri seçer. Bizden ve ailemizden kimse mal ürettirmez ve
satmaz. Satmak için eşya üreten insanlar, her yerde azınlıktadır.
Roket satan bir insanın, okullarda roketin korkunç bir silah olarak
tanıtılmasından hiç çıkarı olabilir mi?

Bu ülkenin en kudretli adamları, mal ürettirip satarak halkın
çoğunluğuyla kendi aralarındaki uçurumu açmayı baş uğraşları olarak
görüyorlarsa, kendi geçimlerini sağlamayı baş uğraş edinmeye zorunlu
kılınan insanlar için bir ders programı hazırlayamazlar.







17



Okullar hayatın gidişini ayarlar dedik. Peki hayatın
gidişi nedir? Bu, hayatımızı hangi biçiminde geçireceğimizdir.
Hayatımızı nasıl geçireceğimize karar vermeye kimin yetkisi olailir?
Hangi yaşama türü onaylanır, hangisi onaylanmaz? Bunu onaylayan
kimdir?

Nasıl yaşayacağımıza karar vermeye yetkimiz olmadığından
yola çıkarsak şunu sormalıyız: Neden yaşamımızı başkaları saptar?

Nedenlerden biri, başkalarının nasıl yaşanacağını daha iyi bilmesi
olabilir.

Biz, ailemiz, arkadaşlarımız okulların ders programlarını
ve kitle haberleşme araçlarının programlarını düzenlemiyorsak, yaşama
biçimimizi başkaları saptıyor demektir. Nasıl yaşanacağını daha iyi
bildiklerinden mi onlar saptıyorlar; yoksa bizim için iyi olanın ne
olduğunu daha iyi bildiklerinden mi?





Eğer bu böyleyse, daha taksidi bitmeden bozulan
otomobiller üretirsek daha iyi yaşarız demektir.

Evlerinde oturmamız karşılığında, ev sahiplerine evler
hediye edersek daha iyi yaşarız demektir.

Bütün yaşamımız boyunca, yaşlanana ve hastalanana dek,
sabahları yedide kalkıp inşaatlarda, bantta ya da büroda çalışırsak
daha iyi yaşarız demektir.

İçinde oturulmayacak şehirler ne kadar çok olursa o kadar
iyi yaşarız demektir.

Bütün bu acı veren şeylerin daha iyi bir hayatın parçası
olması garip bir şey. Bizler için bilgi arayanlar, sanki, nasıl
yaşandığını pek bilmiyorlar, sanki, hayat çizgisini belirlemeyi hiç
beceremiyorlar. Oysa bu kişiler kendi yaşamlarını çizerken hiç de
acemi değiller. Hepsi nükte ve şakalar yapma, eğlenceler düzenleme
konusunda çok beceriklidirler. Hiçbiri maden ocağının tünellerinde
bir gün bile kazma sallamamış, moloz boşaltmamış, harç yapmamıştır.
Onların sağlığı vernik kokuları, kömür tozu içinde ya da yağmur ve
soğuktan bozulmaz. Buna karşın yılın birçok haftasını, temiz
havasıyla tanınan, vücudu banyolar ve sportif oyunlarla zinde tutacak
yerlerdeki tatil evlerinde geçirirler.

Bu değişik yerlere giderken, mümkün olduğu kadar az zaman
kaybetmek için, uçaklar satın alınırlar. Mümkün olduğu kadar rahat
yaşamak için yalnızca yemeklerine, elbiselerine ve evlerinin
döşenmesine değil, çocuklarının da, piyano konserleri ve tablolardan
zevk almalarının yanı sıra daha iyi düşünmelerini ve çıkarlarını
tanımalarını sağlayan bir öğrenim görmelerine de dikkat ederler.

İki çelişik nitelik saptıyoruz: Eğitim plancıları bir
taraftan iyi yaşam uzmanıdırlar, diğer taraftan bizleri kötü
yaşamamıza neden olan bilgilerle donatıyorlar. Hayatımızı çizenler,
bu çelişkiyi asla açıklayamazlar. (Bu kitap böyle bir açıklama
deneyidir.)

Yaşam üzerine sözüm ona daha fazla bilgiye sahip olan
eğitim plancılarımız, bilgilerini bizim için uygulamıyorlar.



Yaşama biçimimize bizden başka karar verecek hiç kimse yoktur. Eğitim
plancılarının, hayatımızın gidişine burunlarını sokmak yetkisini geri
almalıyız.

Hayatımızın başkalarınca çizilmesi kabul etmemizin başka
bir nedeni de, yanıltarak ve zor kullanarak, buna zorunlu
tutulmamızdır. Üçüncü bir neden yoktur. Ekonomi Bakanlığı,
Batı Almanya ekonomisinde yalnız bir yıl içinde 17 milyar marklık bir
ihracat fazlası sağlandığını bildiriyordu. Bu, Batı Alman
işverenlerinin yurtdışına gönderdiği eşyaların ve dışarıyla gördüğü
işlerin, yurtdışından yapılan alımlardan 17 milyar daha fazla olması
demektir. Bu ihracatfazlasından bir tek işverenlerin çıkarı vardır.
İşçiler ve memurlarca yaratılan değerlerden kendi yurtları
yararlanamıyor; kendi yurtlarının halkı için kaybolmuştur onlar. Mal
karşılığı yoktur, çünkü bu bir fazladır. Yurdışına gönderilen mallar
işverene para olarak ödenir. İşveren paranın bir bölümünü yurda
getirir.

O işverenindir; bu parayla daha fazla ihracat yapabilmek
için fabrikalarını büyütür. Parayı iç pazarda harcamak para sürümü ve
mal talebi ilişkisinin dengesini bozar. Ülkede, mal ya da hizmet
biçiminde ortaya çıkan değerlerden daha çok para vardır. Piyasada
para artınca talep de artar. Talep artınca, tüccarlar, ticari şantaj
prensibine uygun olarak fiyatları arttırırlar. Ama yüksek fiyatlar
yığınları soyma yönteminden başka bir şey değildir. İşçi ve
memurlara, emek ürünlerinin böyle kullanılmasını onaylayıp
onaylamadıklarını sormak ise toplumumuzda alışılmamış bir şeydir.

Bir yılda,17 milyar marklık bir ihracat fazlası; bir
yılda 20 ile 24 milyar marklık silahlanma giderleri; bir yılda,
reklam için 18 milyar mark; her yıl, gereksiz ya da çabuk yıpranan ve
sık sık değiştirilmesi gereken eşya için milyarlarca marklık emek
harcamasıdır. Bütün bu giderler, iş gücünü savurmanın çeşitli
biçimleridirler. İş gücünün savrulması onun yok edilmesi demektir. İş
gücü kıtlık yaratmak için yok edilir, oysa zenginlik bizim
çalışmamızın kaçınılmaz sonucudur.



Kıtlıktan kazançlı çıkanlarla, bize verilecek bilgileri saptayanlar
aynı insanlardır. Geçimini sağlamak için çalışmak, çoğu insan için
yaşamını geçirmenin en sıkıcı biçimidir.

Hayatımızı biz çizseydik, hepsi aynı işi görüyorsa ve 1/3
zamanda yapılıyorsa, ne diye 30 çeşit buji üretmek için sabahları
saat 7'de ya da daha önce uyanacaktık? Bazı içki fabrikaları yıllarca
Batı Berlin'e tankerlerle konsantre alkol taşıdı. Bu konsantre
alkolü, Batı Berlin'e tankerlerle alkol taşıdı. Bu konsatntre alkolü,
Batı Berlin musluk suyuyla sulandırıp içki olarak tüm Batı Almanya'ya
dağıtılmak üzere yeniden geri taşıyordu.

Başka girişimciler Batı Berlin'e kasaplık hayvan getirip
kesiyorlardı. Kesilmiş hayvanları Batı Almanya'ya geri
gönderiyorlardı. Batı Alman yazı makinesi fabrikatörleri, tamamlanmış
yazı makinelerini şerit takılsın diye Batı Berlin'e gönderiyorlardı.
Emek gücü savurganlığına dayanan bu külfetli yöntemlerin karşılığını
devlet, vergi primleriyle geriye ödeyerek karşılıyordu.

Bu "Ekonomik Davet"in amacı, daha çok sayıda işvereni
Batı Berlin'de iş kurmaları için teşvik etmekti. Batı Alman Devleti,
Batı Alman sigara fabrikatörlerine ve onların Batı Almanya'daki
alıcılarına yılda 220 milyon marklık bir vergi iadesinde bulunuyordu;
aynı sigara fabrikatörleri, bu paranın 1/5'ini, yani 43 milyon
markını çalışanlara ücret ve aylık olarak ödüyorlardı.

Yaşamımızı biz çizseydik, ne diye, bir sigara
hissedarına, iş arkadaşımızın onun yanında çalışmakla kazandığının
tam 5 katını cebimizden vergi ödeyerek hediye edecektik.

İşverenlerin emri üzerine, kendimize gittikçe daha küçük,
onlara da gittikçe daha büyük evler yapıyoruz. Aynı zamanda gittikçe
daha fazla kira ödüyoruz. Yaşamımızı biz çizseydik ne diye,
hayatımızı ahmakça tüketmeye devam edecektik?

Eğer ne kadar çalışacağımıza, ne üreteceğimize kendimiz
karar verebilir ve planlı israfı sona erdirirsek, örneğin, otomobil
özel mülkiyetini de kaldırabilir, tüm otomobilleri genel mülk ilan
edebiliriz.

Böyle bir adımın çok yararı olacaktır: Herkez yolda bulduğu otomobile
biner ve arabayı ineceği yerde bırakır. Özel arabaların çoğu sürekli
çalışmayacağından, çok az sayıda araba yeterdi bize. Makinist
grupları arabaların bakımını üstlenirdi; otomobilleri daha dayanıklı
yapardık; motorlar havamızı kirletmezdi; emek gücünü yiyen
karoserdeki yararsız yıllık değişimlere gerek olmasa, kimsenin
otomobil denen teneke kutuyla başkasına büyüklük taslamasına gerek
kalmazdı. İngiliz Neill'in eğitim deneyleri, insanların ne kadar az
sınırlanırsa, o kadar mantıklı davrandıklarını göstermiştir. Herkes
her zaman için bir arabaya "sahip olursa", otomobil hırsızlığı
anlamsızlaşır. Böyle bir adımla birkaç düzine otomobil sanayicisine
bağımlılığımız bir vuruşta koparılacaktır. Zorla yerleştirilmiş,
aptalca alışkanlıklara karşı da aynı biçimde davranabilirdik.
Alışkanlık, insanın uzun zaman düşünmeden, giderek ulaştığı bir
sonuçtur. Düşünce lambası bozulunca alışkanlıklar oluşacaktır.

Nasıl yaşayacağımızı biz kararlaştırsaydık, ne diye
bizleri, herhangi bir öğrenci ile konuşurken bile kompleksler
içerisinde kıvrandıran bir eğitimi kabul edecektik? Neden
diğerlerinden daha kötü eğitim gören insan grupları olsun? Neden
başkasından daha fazla bir şey biliyorlar diye, insanlar bazı
kişilere saygı göstersin?

Nasıl yaşayacağımıza biz karar verirsek, devletin bu güne dek,
zenginlere vergi iadesi biçiminde hediye ettiği paraları geri alırız:

Bu para, hepimiz için daha çok sayıda, daha iyi okullar kurmamıza
yeter. 4 saati gereksizse, neden her gün kısa bir öğlen molası ile
yorgunluktan bayılana kadar 8 saat çalışalım? Ve neden her zaman aynı
kişi ayak işlerini yapsın, hareketsizlikten dolayı erken ölüyorlarsa,
neden profesörler çöp bidonlarını boşaltmasın?

İşveren bir işçiye demiş ki: "Ben sizden yalnız, en iyi
olanı isterim". İşçi de şöyle yanıtlamış: "Bakın, işte ben de size
onu vermek istemiyorum."





Okullarda, özellikle ilkokullarda yapılan dersler boyunca
sürdürülen "delice" üretimin ne çaplara vardığını söylemek güç.
Ezenlerin okullarında öğütülen ana babalarımız, bugün, onları
öğrenciyken ezen öğretmenleri gibi davranıyorlar. Eğer ahlaksızca,
sapıkça ve aptalca yaşamayı önlemek istiyorsak –en azından önlemeye
başlamak istiyorsak- iş, düşüncemizin biçimlendiği, zenginlerin bilgi
sattığı yerden –yani okuldan- başlamalıyız.

Okullardaki ders programına, gazete, radyo ve televizyon
programlarına karşı kendimizi savunmazsak, kafamızdaki düşünceler,
düşmanımız olmaya devam edecektir.





----------------------------------------------------------------------
----------

[1] Herman Josef Abs: Federal Alman Cumhuriyetinin en kudretli
adamıdır. Siyasi kudreti, yürüttüğü sayısız iktisadi görevlere
dayanır. Abs en büyük Alman özel bankası, "Deutsche Bank AG"nin idare
meclisi başkanı ve başka tekellerinin idare meclisi üyesidir.



[2] Güney Vietnam nüfusunun %90'ı tarımla uğraşır. 6000 büyük toprak
ağası tarım sahalarının yarısına, 3 milyon ufak çiftçi de diğer
yarısına sahiptir. Güney Vietnam Millet Meclisinin 123
milletvekilinden 117(%95)si büyük toprak ağalarının çıkarlarını korur.

Amerikalı generaller büyük toprak ağalarının çıkarlarını temsil eder.
(1964 yılı sayılarına göre.)

[3] .............

[4] Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni/ Friedrich Engels/
Çev. Kenan Somer/ Sol Yayınlar, s.223-227-228.

[5] Adolf Eichmann, 19.3.1906'da doğdu. Reich Merkez Emniyet Bürosu
görevlisi, Yahudi Bürosu şefi, SS Hücum Taburları Yüksek Komutanı.
III. Reich'da 5 milyon yahudinin öldürülmesini düzenledi ve
denetledi. 31.5.1962'de Kudüs'de idam edildi.

[6] Federal Alman Banker, Haber dergisi "Der Speigel" e göre Finck
Federal Alman Cumhuriyeti'nin en zengin adamıdır.


Hiç yorum yok: